26 Aralık 2011 Pazartesi

Ulan ben senin neyini merak edeceem!..


Geriye dönüp baktığımda, Mekkeli Ercan kardeşimizden bugüne kadar sadece bir hikaye nakletmiş olduğumun üzülerek farkına vardım. İşlenmemiş bir maden mahiyetini halen muhafaza etmekte bulunan bu kardeşimizden bugün bir hikaye daha naklederek kendisine olan manevi borcumuzu bir nebze de olsun ödemiş olalım.

Yıl, zannederim 1981 ya da 82 idi. O zamanlar ben, Murat ve Fatih can arkadaşız. Bu Mekkeli de zaman zaman gurubumuza dahil olan sevdiğimiz bir kardeşimiz. Bir gün, nasıl olmuşsa olmuş, Murat kardeşimizle Mekkelinin arası açılmış, konuşmuyorlar. Fatih kardeşimiz nasıl ediyorsa ediyor, bunların arasını bulmak için araya girip bunları akşam bizim meşhur "Güney Restaurant"da bir araya gelmeye razı ediyor. Yalnız bu buluşmada Murat kardeşimiz "babası ile arası açık" adam rolünü oynuyor. Morali de bu yüzden son derece bozuk olmuş oluyor!.. Böylelikle, Mekkeli, eski bir arkadaş olarak kendisinde daha fazla bir mesuliyet, arkadaşının moralini düzeltmek adına, bu konuda kendisini daha çok mecbur hissetmiş oluyor.

Aylardan Temmuz, rakı eşliğinde ilerleyen muhabbet, küskünlükleri olduğundan daha çabuk bertaraf ettiği gibi, bu muhabbeti daha da ilerletmek için ortaya yeni bir fikrin atılmasına da sebep oluyor. Kapıda bekleyen Murat kardeşimin altındaki 72 model Mercedes de, Fatih kardeşime bu konuda gerekl ilhamı vermiş olmalı ki, ortaya şu lafı atıyor:

23 Aralık 2011 Cuma

İçe içe gitti rahmetlik!..


Bugün bize; insana musallat olan başlıca mazarratı (zararlı şeyleri) say deseler, derhal hasm-ı sıhhat olarak içki ve sigarayı, fesad-ı ahlâk olarak da kumarı ve fuhşiyyatı sayarız. Bunlardan kumar ve fuhşiyyatı ayrı bir yere koyar, sigarayı da refik-i bâde (içkinin arkadaşı) kabul eder isek, bugünkü hikayemize mevzu edeceğimiz mesele, halen cümle insanlık alemi gibi bizim de başımıza musallat olmuş bulunan (o evlerden uzak!..) "içkiye düşkünlük" meselesidir.

Şimdi, şu anlatacağımız hikayenin üzerinden belki en azından 60 yıl geçmiştir. Lâkin, her bir meselenin bir görünen, bir de görünmeyen yüzü olduğunu ve her işin görünen tarafına bakıp da derhal bir hüküm vermenin ne kadar mahzurlu olduğunu göstermesi bakımından bu hadise, bence bugün bile ehemmiyetini muhafaza etmektedir. Bu bakımdan, bu ön izahatten sonra şimdi geçelim hikayemizi anlatmaya... 

Eski mahalle komşularımızdan biri olan rahmetli bir amcamızın içkiye olan düşkünlüğünü o zamanlar bilmeyen yoktu. (Şimdi burada hemen şunu da belirtelim ki, bizim buralarda "içki" denince akla hemen "rakı" gelir. Hattâ, burada işi daha başındayken düzeltelim ki; bizim buralarda "rakı"yı diğer içkilerle aynı kefeye koyup, adını onlarla birlikte telaffuz etmek pek de alışılmış bir şey değildir ve böyle yapmak da garip karşılanır. Yani, rakı rakıdır. "İçmek" deyince de o sebepten akla hemen ilk o gelir). Her ne ise, bunu artık burada keselim, biraz daha uzatıp da, mevzuyu başka bir tarafa kaydırmayalım...

16 Aralık 2011 Cuma

"Ben o 500 Bini verdikten sonra..."


(+18 yaş ve üzeri olan okuyucular lütfen!)

Yalan yok; tembellik ettik,  (Kör) Şükrü abimizin hikayelerini anlatmaya epey bir zamandır ara verdik. Öyleyse, bugünümüzü ona ayırarak onun başından geçen bir vakayı daha anlatıp, hiç olmazsa onu da kayda geçirmiş olalım.

Şimdi bu Şükrü abimiz çok yönlü bir adam olduğundan ve elinden gelmeyecek hiç bir iş olmadığından (ve tabii ki, mevzuubahs olan "ekmek parası" olduğu için), eskilerin dediği üzere; "teşebbüs-ü şahsi" dairesinde, tavukçuluktan filim yapımcılığına kadar, hemen hemen girmediği iş, başvurmadığı bir yol kalmamış gibidir. Rızk peşinde koşmakla geçirdiği meşakkatli yıllar boyunca, bir müddet "buğday tüccarlığı" yapmışlığı da vardır. Aslında şimdiki anlatacağımız hikayesinin buraya kadar anlattıklarımızla doğrudan bir ilgisi yok. Tek ilgisi, "buğday tüccarı" iken "tahsilatta yaşanan bir sorun için" ortağı Kurtuluş bey ile yaptığı Ankara seyahati ve bu seyahatinde başına gelenler... Bunları belirttikten sonra geçelim hikayeyi anlatmaya:

Efendim, yorucu ve stresli geçen bir iş gününü tamamlayan Şükrü abi, ortağından kendisini akşamlayacağı güzel bir yere götürmesini istiyor. Bunun üzerine çıkıyorlar Çankaya sırtlarına, oturuyorlar bir bara. Günün stresini kafasından bir an önce atmaya çalışan Şükrü abim, başlıyor kadehleri ardı ardına devirmeye!.. Aynı zamanda müzmin de bir bekâr olduğundan, kafayı bulunca sıra ister istemez geliyor uçkur meselesine... Ankara'yı bilen ise ortağı ve ayrıca da, boylu boslu, yakışıklı ve bu bezlerde çok tarak eskitmiş bir adam. Dolayısı ile iş ona düşecek. Şükrü abimin ise meseleyi bir şekilde açması ve "derdine" deva bulması gerekiyor. Ama Şükrü abi bu, öyle alttan alıp meseleyi suhuletle çözmekten hazzetmez. Onun stili başkadır. Diyor ki ortağına:

2 Aralık 2011 Cuma

"Meğer gâvurun da fukarası olurumuş gardaş..."


Farkındayım, ha şu, ha bu derken mevzu giderek dallanıp budaklanmaya başladı ve çoktan anlatmamız gereken hikayeler öylece beklemede kaldı. Bugün, bu fırsatta onlardan birini daha nakledelim. Bugünkü hikayemiz, daha önce de bir hikayesini naklettiğimiz Reşit Ali Dayı'ya dair bir hikaye... Başlayalım anlatmaya:

Sene 1960'lar... Reşit Ali, malûm her zamanki gibi maddi sıkıntı içerisinde. Her işi yapmaya müsait bir adam olmadığı ise aşikâr.  Bunun böyle olduğunu kendisi de etrafı da bilir. Bu bakımdan ona uyacak bir iş bulmak da kolay değildir. Fakat bu arada güzel bir gelişme olur, Osmaniye'nin zengin çiftçilerinden Yüceller, Adana'ya bir "çırçır fabrikası" kurarlar ve Reşit Ali'yi de fabrika kapısına bekçi dursun diye işe alırlar. Böylece Reşit Ali dayımız iş durumu dolayısı ile Adana'ya yolcu olur.

O zamanlar Adana, Türkiye'nin en hızlı gelişen şehirlerinden birisi; Çukurova'nın parlayan yıldızı. Bereketli topraklarını  "beyaz altın" diye tabir edilen pamuk ziraatine açmış ve giderek zenginleşen bir şehir. Tabi, fukarası da gene aynı fukara. Bir fark varsa, o da "günlük nafaka" çıkaracak iş bulma imkânı biraz daha artmış, o kadar! Zaten Reşit Ali dayının kapağı Adana'ya atabilmiş olması da bu durumun bir neticesi. Ne ise, hülâseten Reşit Ali, daha büyük, daha zengin bir şehirde, fabrika kapısında bekçilik yaparak, fabrikada yatıp kalkıp, orada yeyip içerek günlerini geçiriyor. Fakat diğer taraftan; canına çoktan tak etmiş şu garibanlığın üstesinden "mümkün olan en kısa yoldan" gelmek gerektiğine dair kafa yormaktan geri de durmuyor. Ve bu minval üzerine günler gelip geçerken, o günlerde vuku bulan bir hadise, Reşit Ali dayının kafasında beklenen şimşeği nihayet çaktırıyor!

24 Kasım 2011 Perşembe

İnek bile...


Efendim, bugün bahsedeceğim abimizin son durumundan şu an itibarı ile doğrusu bir haberim yok ama dileyelim ki, inşallah sağlık ve sıhhatte olsun kendileri... Bahsettiğim abimiz, bir dönem bilhassa Osmaniye gençlerinin çok iyi tanıdığı Şükrü hocamızdır (Arıkan).

Bu Şükrü hocamız, din konusunda kendisini yetiştirmiş bir öğretmenimizdir, Osmaniye İHL Lisesinde müdürlük yapmıştır ve ayrıca "hocalık" vasfı taşıyan bir insan olarak da ehl-i Muhammed'in önüne düşüp, ne pahasına olursa olsun onu "ıslah etme" işine büyük bir azim ve kararlılıkla kendisini adamış "fedakâr" bir din adamımızdır.

Lakin, hepimizin malûmudur ki, insanoğlu kısım kısım yaratılmıştır. Kimi bilir konuşur, kimi bilmez konuşur, amma dinletir amma dinletemez, kimi de alim olur amma derdini kimseye anlatamaz. Bir de Şükrü hocamız gibi adamlar vardır ki, başları boş kaldığında "Allah korkusu"nu boşlamaya her daim meyyal olagelmiş Müslüman ekseriyatın bu hallerine vakıf olduklarından, ehli Müslümanın kafasına "Allah korkusu"nun bir daha çıkmamacasına yerleştirilmesi gerektiğini bilir de, anlattıkları bir kulaktan girip diğerinden çıkmasın diye, din hakkında bilinmesi gereken ne varsai muhatabın kafasına tokmaklaya tokmaklaya da olsa sokulması gerektiğini düşünürler. Bilirlerse bütün bunlar da zaten hep ehli İslamın kendi menfaati  içindir!..

15 Kasım 2011 Salı

Bize eşek de lazım!..


Bugün, yine bir "Kara Rıfkı" hikayesi ile karşınızdayım. Kendi adıma şanssızlığım şu ki, bu hikayeler bir vesile olmadıkça hatırıma gelmiyor. Geldiği anda da klavyenin başına geçmeye gayret ediyorum ve bugün de böyle oldu. Öyleyse, başlayalım anlatmaya:

Aile büyüğü olarak, merhum ağabeyinin kızını evlendirme işini de üstlenmek durumunda kalan Rıfkı Ağa'nın (Başlamışlı) yeğenine günün birinde bir talip çıkıyor. Adet olduğu üzere, "oğlan tarafı""hayırlı bir iş" için "kız tarafı"na haber salıyor ve "buyursunlar gelsinler..." cevabı üzerine de kalkıp "kız evi"ne gidiliyor.

Damat adayına gelince, kendisi, babası ile beraber iş yapan bir esnaf ve oldukça da "uslu" bir çocuk. Nitekim, kahveler içilirken kız tarafından bir hanım, yine adet gereği oğlanın ne iş yaptığını soruyor. Bu soruya zaten hazırlıklı olan damat adayının hazırda bekleyen annesi de beklemeden söz alıp:

-"Vallaha bacım, oğlum diye söylemiyorum; çok akıllı, dinli diyanetli, çok evcimen bir çocuktur kendisi. Sabahları namazını kılar, dükkanını öyle açar, akşam ezanı dedi miydi de kapatır düvenini de doğruca evine gelir. Öyle; ne kahve, ne meyhane bilir, ne içki, ne de sigara!.. Yok kumarımış, yok  gece hayatıyımış, yoktur bu bizim çocukta... Allahıma şükür olsun ki, işte böyle bir evlat vermiş bize!.."

5 Kasım 2011 Cumartesi

1909 Osmaniye'sinde Ermeni Hadiseleri (2)


Konu ile ilgili yazımızın birinci bölümünde de söz verdiğimiz üzere, 1909 Osmaniye'sinde yaşanan Ermeni hadiseleri ile ilgili bize kadar ulaşan bazı bilgileri burada size aktaracak ve tarihe-küçük de olsa-yeni bir kayıt da biz ilave etmiş olacağız.

Detaylarını, Osmaniye tarihi konusunda önemli çalışmalar yapan sayın Necdet Arı hocamızın kitaplarında da bulabileceğiniz üzere, Osmaniye çarşısında Ermeni tebaaya ait bulunan önemli binalardan biri, bugün yıkılıp yeniden yapılan Zafer Camii'nin yerinde bulunan Ermeni kilisesidir. Bu kilise, daha sonraları "cezaevi"ne çevrilmiş ve epey bir müddet bu amaçla kullanılmıştır. Hemen arkasında ise, sakinleri Ermeni esnaflardan ibaret bir sokak bulunmaktadır. (şimdiki Müftülük binasının arkasında bulunan sokak... Necdet hocamızın verdiği bilgiye göre, o dönemde küçük bir çocuk olan merhum başöğretmenimiz Hidayet Berker, çocukluğunun verdiği saflıkla bu sokağa girince, Ermeni esnaflar tarafından kolundan tutularak sokaktan atılmış ve bir daha bu sokağa girmemesi konusunda gayet sert ve kaba bir şekilde uyarılmıştır!..) Ayrıca, eski Merkez Ortaokulu'nun yeri olan ve bugün "Cumhuriyet Meydanı" olarak düzenlenen yerde ise o zamanlar, "Hırlağın Hanı" adı ile bilinen ve "Hırlak" adlı bir Ermeni'ye ait büyük bir "Han" binasının bulunduğu bilinir.

1909 yılında Adana'da patlak veren Ermeni tecavüzlerinin bölgeye sirayet etmesi ile, Osmaniye Ermenilerinin hepsi değilse de Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden önemli bir gurup, Adana'da "başlatılan" bu kalkışmaya uymuş ve Müslüman Türk nüfusa karşı onlar da bir katliam hazırlığı içine girişmiştir. O güne kadar Türklerden dostluk ve muhabbetten başka bir muamele görmemiş olan Ermenilerin güttüğü bu düşmanlık, buna en acı örnekleriyle şahit olmuş Müslüman tebaa üzerinde haklı ve büyük bir infial yaratmıştır. İşte bu ruh hali içine sokulan Müslüman halkın çığırından nasıl çıkarıldığına dair nakledilen bu vaziyetten bir kesit olmak üzere ve bir acı hatıra olarak şimdi kayda geçireceğimiz bir hadise var ki, o da şöyledir:

27 Ekim 2011 Perşembe

1909 Osmaniye'sinde Ermeni Hadiseleri (1)


Yakın tarihimizin acı olaylarından biri de şüphesiz ki, batılıların, "hasta adam" olarak tanımladıkları Osmanlı imparatorluğunun çöküşünü hızlandırmak maksadı ile Osmanlının Ermeni tebaası ile Müslüman tebaası arasına soktukları fitnedir. Onların tahrikkâr vaatlerine aldanan kimi Ermenilerin "çökmekte olan" imparatorluktan kendilerine pay çıkarmak hevesi ile çeteler kurup yüzlerce yıl birlikte yaşadıkları Müslümanları katletmeye girişmeleri, Müslüman ahaliyi mukabelede bulunmaya mecbur bırakmış ve onları karşı tedbir almaya zorlamıştır.  

1915 yılında, alınmak zorunda kalınan "tehcir" kararına kadar giden yolda, 1909 yılında Adana ve civarında başlatılan "Ermeni kalkışması" önemli bir yer tutar. İşte biz de şimdi, bugün itibarı ile üstünden tamı tamına 113 yıl geçmiş olan bu meseleden Osmaniye'nin payına düşen, uzun yıllar önce duyduğumuz bir kaç hadiseyi burada nakletmeye çalışacağız.

O yıllarda, "Cebel-i Bereket Sancağı" adı ile anılan Osmaniye'de de benzer bir hareketlenme olmuş, anlaşıldığı kadarı ile bu hareketlenmenin kaynağı da, o yıllarda Ermenilerin daha yoğun olarak yaşadığı Dörtyol ve Erzin olup, buralardan Osmaniye'ye sirayet etmiştir. Meselenin bu yanı elbette tarihçilerimizin işidir ve onlar size bunu daha iyi anlatacaklardır. Yalnız, burada şimdiden bilhassa "yerel tarihçilerimize" duyuralım ki, yine bu konu ile ilgili olacak gelecek yazımızda ortaya yeni çıkmış bir belgeyi okuyucularımızla beraber kendi dikkatlerine de (inşallah) sunmuş olacağız.

Şimdi gelelim kendi anlatacaklarımıza:

12 Ekim 2011 Çarşamba

"Ziraatçi Mustafa Efendi'nin Bitmeyen Serveti ve Mustafa Fuad Y'in Bir Türlü Alamadığı Banyo Sobası"


Hiç, "bu nasıl bir başlık böyle" demeyin, bu başlığı bu şekilde yazan ben değilim. Bilakis, bu başlık; (kim bilir kaçıncı kez) sona eren bir "ortaklığın" ardından, diğer ortak Ahmet Y. tarafından-müşterek arkadaşlarını bilgilendirmek üzere, (ya da yanlış bilgilendirilmesini önlemek amacı ile) yazılmış bir raporun(!) başlığıdır.

Evet, sözlerimde bir yanlışlık yok, aynen böyle!..

Ahmet Y. Bey, (ki, kendisi ve kendisinden bir yaş küçük "erkek" kardeşi Mustafa Y. çocukluğumuzdan bu yana, mahalle arkadaşlarımızdır) kardeşi ile yaptığı bir ortaklığın daha sona ermesi münasebeti ile zamanında böyle bir rapor yazıp, 8-10 nüsha halinde çoğaltarak müşterek arkadaşlarına dağıtmış, böylece bir nüshası da benim elime ulaşmıştı.

Ahmet kardeşimin yazıp dosyaladığı, yaklaşık 11 sayfa tutan raporun başlığı niye böyle diye soracak olursanız, o da şu:

Ortaklık sırasında Ahmet kardeşimiz evli, Mustafa ise bekâr. İkisi de doğuştan fevkaladenin fevkinde "tutumlu" insanlar! Ortaklık sermayesi ise, (her zaman olduğu gibi!..) dedeleri "Ziraatçi Mıstaa Efendi"den kalma bir gayrımenkulün satışından gelen para ile konulmuş durumda.

29 Eylül 2011 Perşembe

Kemal Amca


Evet, "Kemal Amca", yani "amca" onun lakabı idi. Hemen baştan belirtelim ki, rahmetli Kemal Amca, aynı zamanda genç yaşta toprağa verdiğimiz merhum Hamdi Akın (Lokur) abimizin de babasıdır.

Osmaniye'mizin enteresan simalarından biri olan Kemal Amca, aynı zamanda kumara düşkün bir adamdır da... Bu yüzden, nerede bir kumar mekânı var ise, orada mutlaka bir boy göstermişliği vardır. Birazdan size anlatmaya başlayacağım hikaye de işte böyle bir mekânda yaşanmış bir hadisenin hikayesidir. Bunu bana bizzat anlatan da, merhum Nihat Sezgin amcamızdır. Öyle ise, şimdi başlayalım hikayeyi anlatmaya:

1950-60'ların Osmaniye'sini hatırlayanlar bilir, Çınarlı Kahve'nin karşısında, cadde üzerinde, arkası Çomu'ların hanına bakan iki katlı, kerpiç bir bina vardı. Daha öncesinde kimin konağı idi, ya da ne için yapılmıştı bilemiyorum ama, 50'li yıllarda bu bina "kulüp" olarak kullanılmakta imiş. Bir Aralık ayında, gece yarısına doğru bu kulübe uğrayan Nihat amcamız, salonda arkadaşı ve akrabası Ahmet Ünlü ile karşılaşıyor. Hoş-beş esnasında, odada kumar oynayanların içinde Kemal amcanın da olduğunu öğreniyor.

O günlerde, memlekette "özel sigortacılık" yeni bir sektör olarak piyasa girmiş bulunduğundan, yaklaşmakta olan yılbaşı dolayısı ile bu sigorta şirketleri, müşterilerine "cüzdan" ve "anahtarlık" gibi çeşitli hediyeler vermekteler... Ahmet Ünlü'ye de işte böyle bir cüzdan hediye gelmiş, o da kulübün salonunda oturmuş, eski cüzdanındakileri, yeni cüzdanına aktarmakla meşgul. Bunu gören Nihat amcanın aklına derhal bir muziplik geliyor ve Ahmet Ünlü'ye diyor ki:

21 Eylül 2011 Çarşamba

Alim'i gördün mü Alim'i..?!


Yörükler, bir zamanlar, rızıkları gereği; hep dağları, yaylaları yurt tuttuklarından, şehirlerde, kasabalarda ne olur, ne biter-şimdiki gibi iletişim ve haberleşme vasıtaları da olmadığından-pek haberleri olmadan yaşar giderlerdi. Ne var ki, tabiatla koyun koyuna yaşayan bu mert, yiğit ve temiz fikirli insanların bu "temiz fikirlilikleri", çoğu zaman onların başına türlü işler açmış, şehirli milletinin de bunları dillerine dolamalarına sebep olmuştur. İşte, bugün anlatacağımız hikaye de, bu türden bir hikaye...

* * *

Çook uzun yıllar önce, Toroslarda yaşayan bir Yörük Obasının ileri gelenleri, dağ başlarında hocasız fakısız bir Müslümanlık yaşamaktan sıkıntı duymuş olmalılar ki, buna bir çare arıyorlar. Zira, zaman zaman hastalanan ya da ölen oluyor ama bunların başında en azından bir Kur'an okunması lazım, o bile yok!..

Peki ne yapmalı?..

Şehre giden aklı başında bir kaç adama görev vermeli, gereken ne ise aklı başında bir hocaya danışılmalı...

Onlar da öyle yapıyor ve araya araya, "aklı başında"(!) bir hoca buluyorlar ve anlatıyorlar sıkıntılarını... Hoca ise hin oğlu hin, diyor ki:

17 Eylül 2011 Cumartesi

"Tahan Bekmez Datlısı"


Her ne kadar "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur!.." desek de, kendi başımıza kaldığımızda birbirimizle uğraşmaktan, senlik-benlik davası gütmekten geri durmadığımız bir gerçek.

Tarihimize baktığımızda, elin gâvurundan ziyade, daha çok kendi kendimizle uğraşmış olduğumuzu görüyoruz.

Derler ki; Ermeniler, çocuklarına şöyle nasihat ederlermiş:

"Zemheride kurttan, harman zamanı Türk'ten uzak duracaksın!.." 


İşin doğrusu,-hele ki o sözün söylendiği zamanlar-bunda hakikat payı yoktur diyemiyoruz.

Çiftçiliğin en önemli geçim kaynağı olduğu dönemlerde-tecrübe ile sabit ki-ekinler başak tutmaya başladı mı, milletin yürüyüşü bile değişir, çatacak yer aramaya başlarmış. Bizim Çukurova'da hiç yoktan işlenen en kanlı cinayetlerin Mayıs ayına denk gelmesi, işte bu sebepten, yani boşuna değil!..

29 Ağustos 2011 Pazartesi

SELMA

Bu günkü hikayemiz de, 1970'li yıllardan kalma bir askerlik hikayesi....

Askerlik hikayeleri malum, bir anlatılmaya başlandı mıydı kolayına nokta konulmaz. Dinleyenin munisliği anlatanda şevk yaratır, fakat bir müddet sonra, dinleyenin gözleri "medet ya Allah!.." demeye başlar da, dışarıdan bir imdat gelmedikçe, içine bir kere düşülmüş bulunulan bu vaziyetten kurtulmak biraz zordur. Ama biz sadece küçük bir anı nakledeceğimizden ve bunu da yazarak anlatmak zorunda olduğumuzdan, sizin için böyle bir tehlike söz konusu olmayacak, bu bakımdan rahat olun!..

Şimdi gelelim Osmaniyeli bir abimizin askerliği sırasında yaşanmış olan o hikayeye.

Mevzu şu: Bu abimiz, askerliğini Erzurum civarında bir yerde asteğmen olarak yapıyor. Fakat gel gelelim; askere gelmeden önce derin bir sevdanın uçurumuna düşmüş vaziyette, bir türlü çıkamıyor!.. Böyle olunca da, vatani görevin ifası, haliyle daha bir sıkıntılı hale geliyor. Hani, bu sevda karşılık bulmuş olsa, vaziyet bir nebze daha çekilir halde olacak. Lakin, abimin durumu, (en iyimser bir tahminle) muallâkta kalmış görünüyor. Bu yüzden de abimde huzursuzluk ve gerginlik had safhada!.. Araya askerlik de girmiş olunca, durum haliyle büsbütün vehamet kesbetmiş oluyor, abimin aklı fikri, ikide bir, ister istemez memlekete kayıyor. O şimdi ne yapıyor, görüştüğü kimse var mı?!..vb...vb...

Bu minval üzerine, her günü birbirinden meşakkatli ve zorlu geçen abimize, bir kış günü nöbet sırası geliyor ve nöbetçi subay olarak görev başı yapıyor.

26 Ağustos 2011 Cuma

Aferim ulan Memmet!..

(Dikkat: Umumi ahlak ve adaba mugayir vak'a, lütfen +18 ve üzeri olanlar!..)

Sene 40'lı yılların sonu... Yer ve adres belirtmeyelim, bir ana ve genç kızının birlikte yaşadıkları bir ev... Kadın, gençlik zamanlarını bir hayli hızlı geçirmiş bir meslek erbabı. Emekliliğinin geldiğini düşündüğünde, son çalıştığı yer olan Osmaniye'de bir ev alıyor ve kızı ile birlikte sakin bir hayata geçiş yapmak istiyor. Fakat ne mümkün?!.. O dönem Osmaniye'sinin gençlerinden Topal Halil (hani o gâvur olan)  ve Mehmet ..... emmim, kadının kızına ayrı ayrı göz koymuşlar ve bu yüzden sık sık ev ziyaretlerine başlar olmuşlar. Kız da anasının kızı olduğundan, bunlar eve girip çıkarken birbirleri ile karşılaşmadıkça pek bir sorun çıkmıyor olsa da, kazara karşılaştıklarında, mutlaka bir itiş kakış oluyor. Çünkü, ikisi de kızı sahiplenmeye, "dost tutmaya" çalışıyorlar!.. Aradan zaman geçtikçe rekabet, tabiatı ile daha da bir kızışıyor. Mesele, mahalle sınırlarını da  aşıp, Osmaniye'ye kadar yayılıyor...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Asıl "tecdid-i iman" etmesi gereken kim?

Efendim, "Tecdid-i İman" meselesi müslümanlar için önemli bir meseledir ve "iman tazelemek" manasına gelir. İmanını tehlikeye düşürecek kadar büyük bir günah işlediğini düşünen ve bundan nedamet duyan bir müslüman, "tecdid-i iman" yoluna başvurarak tövbe etmeli ve imanını yenilemelidir. "İyi de, şimdi bu da nereden çıktı" derseniz, işte bugün de bu mesele ile ilgili eski bir hikaye hatırıma geldi de, onu anlatayım dedim.

Burayı takip edenler bilir, daha önce de değinmiştik; biz Türklerin müslümanlık anlayışına uzun zamandır bir haller olmuş olmalı ki, helalle haramı, günahla sevabı birbirinden ayırmakta bile çoğu zaman ihtilafa düştüğümüz gibi, güzel dinimizi siyasetimiz içine dahil etmekten de kendimizi bir türlü alamıyoruz.

Bize bu sözleri ettiren ve hikayemize mevzu teşkil eden hadise ise şu:

Malum, o zamanlar, 1915 yılında vuku bulan Çanakkale muharebelerimiz için yurdun dört bir yanından vatan evlatları celbedilip Çanakkale cephesine sevk edilmekte. Bunlar içinde de bizim Osmaniye'nin Çardak köyünden iki arkadaş da var ve bunlar da diğerleri ile beraber bir trene bindirilerek cepheye sevk ediliyorlar. Fakat bu iki arkadaştan biri çok huzursuz, ha bire öteyi beriyi kontrol ediyor, sanki kafasında bir şeyler kuruyor... Derken, çok geçmeden de mesele anlaşılıyor. Meğer bu bizimki, trenden atlayıp da kaçma planları yapar imiş!.. Yanına belki yoldaş olur diye de bu fikrini arkadaşına açıyor:

18 Ağustos 2011 Perşembe

Bu filmi yedi kere gören tam hacı, üç kere gören yarım hacı!...

Bugün sizlere güzel Gazi Antebimizin güzel insanlarından birini, Ali Nakıpoğlu'nu, daha doğrusu çok bilinen adı ile "Nakıp Ali"yi tanıtmak istiyorum.

Efendim, merhum Nakıp Ali (1891-1969), Gazi Anteplilerle sinemayı ilk tanıştıran, sinemaya ve sinemacılığa gönül vermiş bir kişidir. Memleketinde son derece mütevazi ve "gözü gönlü bol" bir insan olarak tanınan Nakıp Ali'nin o zamanlar "Asri Sinema" adıyla faaliyete geçirdiği, sonradan "Nakıp Sineması" adını alacak olan o ilk ahşap sinemasının yerinde bugün "Sinepark Nakıp Ali Sinemaları" adı ile faaliyet gösteren bir sinema kompleksi bulunmakta ve Nakıp Ali'nin adını böylece yaşatmaktadır. Konunun tarihine dair detayları merak eden arkadaşlar, hikayenin sonunda vereceğim link üzerinden ilgili siteye ulaşarak bu detayları oradan okuyabilirler. Şimdi biz bu küçük bilgilendirmeden sonra, böylece onunla ilgili bir iki küçük hikayeyi sizlere nakletme işine geçmiş olalım:

Nakıp Ali, bir gün Antep'e bir "Hac Filmi" getiriyor. Ne kadar cami hocası varsa hepsini toplayıp önce onlara güzel bir ziyafet çekiyor. Ardından da, ("hocalara özel" olmak üzere), kendilerine bu filmi izlettiriyor. Sonrasında ise, nereden(!) çıktığı bilinmez bir söylenti şehre yayılıyor:

14 Ağustos 2011 Pazar

Rottweiler de iyi silahtır ha!..

Allah rahmetini üzerinden eksik etmesin, "silahlar" ve "narkotik camiası", Hamdi Lokur (Akın) abimizin özel ilgi alanı içerisinde idi. Yanlış anlaşılmasın diye hemen belirtelim ki, merhum abimiz kendisini, ülkemizdeki "yeraltı camiası" hakkında "önemli bilgilere(!)" sahip ender insanlardan biri olarak görür, bu konuda mecbur kalmadıkça çok konuşmaktan kaçınır bir adam tavrı sergilemeyi ve çevresine de; "bir konuşursa yer yerinde oynayacak" bir adam görüntüsü vermeyi severdi. Bunu da inceden, (Osmaniye'de girip çıktığı yerler(!) hariç) her yaz düzenli olarak gittiği İstanbul'da, Narkotik şubede görev yapan teyzesinin oğlu ile geçirdiği vakitlerde yaşayıp gördüklerine dayandırırdı.

İşte, onun bu yapısını en iyi bilen, hem en sevdiği, hem de çok "gıcık" olduğu halde bir türlü vazgeçemediği arkadaşlarından biri olan Muhtar (Taşkaya) abimiz, yine bir gün bunun yanına sokulmuş, onu konuşturmak için, sözlerinde son derece ciddi ama  "konunun cahili" olduğunu kabul eden tevazuu sahibi bir adam edası ile ve "Hamdi Baba!.." kelimeleri ile başlayan cümleler kurarak ona silahlar hakkında başlıyor sorular sormaya. Ve tabiatı ile, bu şekilde el altından usul usul  başlıyor "Hamdi Baba"yı kaşımaya!.. Kâh "Smith-Wesson" diyor, kâh "Magnum, Parabellum" diyor, sonra dönüyor "14'lü Umman" diyor, bunların arasındaki farkları soruyor, oradan atlayıp geliyor "7.65" meselesine... Derken derken, nihayet getiriyor "Hamdi Baba"yı kıvama!.. Hamdi Baba, istimi almış bir kere, ağır ağır hızlanan bir lokomotif misali, gönülsüzce ve "cahil" bir adamın anlayacağı tarzda kurduğu cümlelerle başladığı "izahat"larını bir kenara bırakıp, giderek daha detaylı ve "profesyonel" cümlelere geçiş yapıyor. Hamdi abimin konsantrasyonu böylece tam tavan yapmaya yaklaşmışken Muhtar abim birden lafa giriveriyor:

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bizi "velinimetimizle" az daha karşı karşıya getiriyorlardı p.z.v.nkler!..

Efendim, öteden beri çiftçilerin vaziyeti malûmdur. Çiftçilik, adamı ne uzatır, ne de kısaltır. Hani derler ya; çiftçi ölünce karnını yarmışlar da karnından bir sürü "bu yılcık" çıkmış!..Yani hep; "Bu yıl da mahsulden bir şey anlamadık, seneye inşallah!.." ümidi ile yaşamış durmuş manasına... Neyse, şu an maksadımız çiftçinin yarasını deşmek değil de, buradan hareketle, aklımıza gelen eski bir hikayeyi nakletmek olduğundan, konuyu burada kesip hikayemize geçelim:

O zamanların (1950-60) Osmaniye'sinin ünlü şanlı çiftçilerinden Nihat Sezgin ve "Kara Rıfkı" lakabı ile maruf Rıfkı Başlamışlı, kış ortasında parasız kalınca, aynı durumda olan her çiftçinin ilk aklına gelen çareye başvuruyor ve  "buğdaylık* para almak" için, o zamanın büyük tüccar-çiftçilerinden Mustafa  Gürbüz'ün yazıhanesinin yolunu tutuyorlar. Ama tabii ki birbirlerinden tamamen habersiz bir şekilde, ta ki her ikisi de aynı anda Mustafa Gürbüz'ün kapısında karşılaşıncaya kadar!.. Böylece yazıhaneye birlikte giriyorlar. Oraya niye geldikleri, her ikisinin de malûmu!.. Fakat bu arada Mustafa Gürbüz'ün başı kalabalık ve ortada hararetli bir tartışma var. Duruma bakılırsa, aynı zamanda çiftçi olan Mustafa Gürbüz ve "ortakçılık" yaptığı üç köylünün "ortaklık" şartları üzerinde ihtilâfa (anlaşmazlığa) düştükleri anlaşılıyor! İşte Nihat Sezgin ve "Kara Rıfkı", böylece kendilerini bir anda böyle bir tartışmanın içinde bulmuş oluyorlar!.. Bunların içeri girdiğini gören köylülerden biri derhal atılıyor:

2 Ağustos 2011 Salı

"Demircilik dediğin ne ki..."

Bugün de sizlere, "kıssadan hisse" mahiyetinde olmak üzere, küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Olur ya, belli mi olur, bakarsınız belki bir gün bir yerlerde lazım oluverir!..

Hadi öyleyse başlayalım:

Kasabanın birinde, 14-15 yaşlarındaki oğlu ile birlikte yaşayan dul bir kadıncağız, okumakta gözü olmadığı için okula gitmekten vazgeçmiş, şurada burada gezinip gün geçiren oğlu için, bir meslek sahibi olsun maksadı ile kasabanın demirci ustasının yanına gidiyor ve oğlunu çırak alıp yetiştirmesini ondan rica ediyor. Demirci de, kadının bu ricasını kırmayıp; "o halde yarın yolla oğlunu benim yanıma bacım.." diyor. Kadıncağız, oğlunun bir meslek sahibi olacağı sevinci ile demirciye bin bir teşekkürü birden edip, dönüp evine geliyor. Akşam evine gelen oğlunu da ikna edip, sabah erkenden onu demircinin dükkanına yolluyor. Oğlan akşama kadar ustasının yanında vakit geçiriyor ve dükkân kapanınca da evine dönüp, erkenden kafayı vurup yatıyor. Sabah olunca, kadıncağız oğlunu geç kalmadan işine göndermek için kalkıyor. Ancak anlıyor ki, oğlanın işe gitmeye hiç de niyeti yok!.. "Aman oğlum, yaman oğlum" dese de, oğlan hiç oralı değil! Ve üstelik de kendinden gayet emin bir şekilde:

-"Ana, ben bu demircilik işini öğrendim, artık gitmeme lüzum yok ki!.."

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Tongurdak Kelleli Hüseyin Ağa

Efendim, daha önce "Ben bunun anasını çok istediyidim" başlıklı hikayemizde bir vesile ile adı geçmiş bir "Tongurdak kelleli Hösiin ağa" var idi. İşte bu "Hösiin Ağa" ile ilgili Osmaniye'nin yerli ailelerinden birine mensup merhum Dede dayımızın (Dede Güven) oğlu değerli ağabeyimiz Celal Güven, bize öyle bir "çocukluk anısı" anlattı ki, bu anıyı burada paylaşarak Osmaniye'mizin mizah tarihine geçirmemek cidden büyük bir hata olurdu. O halde, şimdi gelin "Hösiin Ağa"nın bu yeni hikayesini, daha önce anlattığımız bir özelliğini de yeniden hatırlatarak hikayemize başlayalım:


Belki duydunuz, belki duymadınız ama biz Türkler ile ilgili, yine bizden birileri tarafından uydurulmuş, az bilinen bir söz vardır: "Türk üşümez, donar!.." İşte, "Tongurdak Kelleli Hösiin Ağa" da, anladığımız kadarı ile kendini bu "üşümeyen" Türklerden sayan biri.. Zira, o zamanlar Zorkun yaylasının su ihtiyacını karşılayan ve "Bahrazın Gözü" adı ile bilinen, o buz gibi kar sularının "kaynadığı" yerde, o; "karpuz çatlatan" buz gibi sularda, "Hösiin Ağa"nın her sabah namazından önce mutlaka bir kere "çimdiği", bir efsane gibi söylenir dururdu. Ki, bırakın sabahın erken saatlerinde bu sularda yıkanmayı, öğle sıcağında bile o suya ayak sokmanın her babayiğidin harcı olmadığını bilenler iyi bilir. 

29 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul'dan artist mi getirteydim?!..

Farkındayım, güzel Şanlı Urfa'mızı epeydir ihmal ettim. Bugün anlatacağımız küçük bir hikaye, dilerim bu ihmalimizi biraz olsun telafi eder. Hikayemizin konusu, bir "kız isteme" esnasında iki taraf arasında geçen ilginç diyalogları içeriyor. Hadi, uzatmadan mevzuya girelim:

Efendim, damat adayımızın babası Urfa'nın sevilen sayılan iş adamlarından biri. Her şeyi yerli yerinde, bir tek kusuru varsa o da, çok "çirkin" bir adam olması. Bunun dışında, kimsenin kendisi hakkında diyebileceği kötü bir şey yok. Böyle bir adam yani... Damat adayı oğul da her yönü ile aynen babası gibi, ona da bulunabilecek tek kusur varsa, o da babası gibi "çirkin" bir adam. Bunun dışında ona da kimse bir şey diyemez.

22 Temmuz 2011 Cuma

"On liramı almadan şurdan şuraya gitmem!.."

Eski günlerde, şimdiki gibi borsa, döviz, repo mepo gibi işler ve televizyon gibi bir alet henüz memlekette olmadığından olsa gerek, insanların birbirleri ile daha çok vakit geçirdikleri anlaşılıyor. İşte, bugün o günlerden bir hatıra olmak üzere küçük bir hikaye daha nakledeceğiz.

Osmaniye'nin bilinen simalarından Nihat Sezgin amcamız, her sabah evinden çıktığında arkadaşı "Berber Ahmet"in (Soyyiğit) dükkânına mutlaka bir uğrak verirmiş. Bir gün, yine o mutad ziyaretlerinden birinde, tam berber dükkanına girerken beraber, bir müşterisini tıraş etmekte olan Berber Ahmet, önce dükkanda oturan birine anlamlı(!) bir bakış atıp sonra Nihat amcaya dönüyor ve:

-"Gel bakalım Nihat efendi, geel!.. Bu dünyada işin sağlam, ne fakir fukaradan haberin var, ne abdestten namazdan!.."

diyerek, bir laf dokunduruyor. Asıl maksadı ise dükkanda tıraş sırası bekleyen "Hambal (hamal) Gazi"ye işaret vermek!. Zira bu Hambal Gazi, iri yarı, abdestli namazlı, lâkin kafadan biraz çatlakça ve oldukça da asabi bir Kürt. Bilhassa da abdest namaz konusunda çok hassas. Hele ki, hali vakti yerinde olup da abdesti namazı ihmal edenlere daha bir öfkeli olduğu herkesin malûmu olan bir zat.

Ne kadar "eyvah!.." dese de, böyle bir ortama bir kere "düşmüş" bulunan Nihat amca, hambal Gazi'nin;

-"Gel buraya bakalım efendi, gel otur bakayım şöyle!.." 

diyerek yaptığı emrivakiye ister istemez riayet ediyor ve hambal Gazi'nin yanıbaşına oturmak zorunda kalıyor.

Başlıyor mu hambal Gazi:

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Kabak Hikayesi

Bugün size hikayeyi ben değil, Aşık Gül Ahmet Yiğit anlatacak. Bilmeyenler için hemen söyleyelim ki, Gül Ahmet, aslen Gazi Antep'in İslahiye ilçesine bağlı Feyzipaşa bucağından olan, 1955 doğumlu bir öğretmen/aşığımızdır.

İşte onun ağzından; "evliyalar, enbiyalar, peygamberler yemeği(!) "kabağın" hikayesi:




.

25 Haziran 2011 Cumartesi

"Bay Yusuf Ziya..."

Bugünkü anlatacağımız mevzuya hikaye denir mi, bilemiyorum ama "geçmişten küçük bir anekdot" dense de olur herhalde. Neyse, hele önce başlayalım bir anlatmaya da...

Efendim, sene 1940'lı yıllar... Malum, o yıllarda üniversite tahsili dendi mi akla en önce İstanbul geliyor. Memleketin dört bir yanından aileler, çocuklarını üniversite tahsili için İstanbul'a gönderiyorlar. Bunlardan biri de Malatya'dan Yusuf Ziya adlı bir delikanlı. O zamanlar şimdiki gibi envai türden haberleşme vasıtaları yok. Durum acil ise telgraf çekilir, değil ise mektup yazılır. İşte bu Yusuf Ziya beyin babası da oğluna zaman zaman mektup "yazdırarak" memleketten haber veren ve gelen mektupları da birilerine "okutturarak" oğlundan havadis alan, okuma yazması olmayan "ümmi" bir amca. Bir gün, yine oğluna mektup yazılması zarureti hasıl olunca bu amcamız etraftan birilerini yakalıp yanına oturtuyor ve eline kâğıdı kalemi tutuşturup, başlıyor yazdırtmaya. Ne ise, mektup bitiyor, katlanıp zarfına konuluyor ve sıra geliyor zarfın üzerine adresi yazmaya...

Amcam başlıyor adresi söylemeye:

23 Haziran 2011 Perşembe

"Dışlığım gelmedikçe, ufak ufak atıyordum..."

Şimdi size, bizim hocalarımız en çok neyi ile meşhurdur desek, eminim ki, hiç düşünmeden "yemeleri ile..." dersiniz, böyle derseniz de, yanlış bir şey söylemiş olmazsınız. Bunun hikmeti sebebi nedir, bu niye böyledir, orasını en iyi Allah bilir, lâkin bunda hakikat payı olmadığını da kimse inkâr edemez. İşte bugünkü anlatacağımız hikaye de bu umumi kanaati destekler bir mahiyettedir.

Osmaniye'nin yerli ailelerinden, bugün "Akbaş"lar olarak bilinen aileye, ailenin büyüğü olan Kürevi Müftü efendiden dolayı, eskiler "Kürevi Müftüler" derler. Kürevi Müftü, zamanın değerli hocalarından biri olarak, Hacı Hüseyin Efendi'nin (Sezgin) teşviki ile Osmaniye'ye yerleşmiş muhterem bir zattır. İşte bu Kürevi Müftü, bir gün (1926 ya da 1927 yılı olmalı) Hacı Hüseyin Efendi'nin oğlu Arif'e Andırın eşrafından Yaycıoğlu'nun kızını istemek üzere atlarla yola çıkacak bir heyete dahil oluyor ve 10-15 kişilik bir gurup olarak yola çıkıyorlar. Sadede tez gelmek için sözü uzatmazsak, bir kaç günlük yol katedilip, kız isteme faslı sağ salim tamamlanıyor ve bunlar tekrar yola koyulmaya hazırlanıyorlar. Yaycıoğlu da, kendi şerefine yakışır bir ağırlamanın ardından, yolluk olarak hazırlattığı yiyecek içeceği bunların atlarına yerleştirtiyor ve heyet böylece Osmaniye istikametine doğru yola koyuluyor. Epey bir müddet yol gittikten sonra öğle üzeri bir su başına varıyorlar. Hem biraz dinlenmek, hem de öğle yemeklerini yemek üzere atlarından iniyorlar. Herkes, atlarına yüklenmiş yiyecek sepetlerini bir bir indirirken, içlerinden biri Kürevi Müftü'ye sesleniyor:

11 Haziran 2011 Cumartesi

Haram lokma nasıl anlaşılır?

Müsaadeniz olursa, bugün de size, Osmaniye'nin ilginç adamlarından birinden, "Antakyalı
Cuma" adıyla maruf (ya da bizim buranın ağzıyla; "Antekeli"), Cuma emmimize dair küçük bir hikaye nakletmek ve onu da bu vesile ile anmış olmak istiyorum.  

Sene 1930'lu, 40'lı yıllar... Antakyalı Cuma, (mesleği sebze tarımı olduğundan olsa gerek) Osmaniye'nin dış mahallelerinden birinde oturuyor ve evinin hemen az ötesindeki tarlalarda (bilhassa da "patlıcan" ziraatinde uzman bir adam olarak) ekip biçiyor ve geçimini böyle çıkarıyor. Yalnız, şunun da altını çizmek gerekiyor ki, Cuma emmim sadece kendi halinde bir çiftçi değil, aynı zamanda da yaman ve gözü kara da bir adam ve bu sebepten de, (her türlü adamdan müteşekkil geniş) bir arkadaş çevresi var.

O yıllar da malûm, hayvan hırsızlığının çok revaçta olduğu ve kimilerince başlı başına bir geçim kaynağı olarak kabul edilip, "önemli"(!) bir meslek dalı olarak icra edildiği bir dönem. Bunların hemen hemen tamamı da Antakyalı Cuma'yı iyi tanıyor ve onunla ahbaplık etmekten zevk duyuyorlar. İşe(!) gelip giderken de mutlaka onun evine bir uğrak veriyor ve bir çayını kahvesini içiyorlar... Tabii ki, bu ziyaretlerinde de, (işler iyi gitmiş ise) eli boş gelmiyorlar ve Cuma emmime de en azından şöyle okkalısından bir but getiriyorlar. Ancak işin burasında ortaya, akla gelmedik bir problem çıkıyor ve Cuma emmimin hanımı bu işten fena halde huylanmaya başlıyor. Zira, daha önce gelen etleri; "falan yerden filan arkadaşın bir adağı var imiş, tam bu adağını keserken bu arkadaşlarla rastlaşınca, sağolsun beni hatırlamış da, bunlarla bir pay da bana yollamış..." diyerek bir müddet idare eden Cuma emmim, neredeyse her hafta muntazaman gelmeye başlayan etleri hanımına izah etmekte artık zorlanmaya başlamış. Hanımı da saf ve mütedeyyin bir kadın. Kadıncağız bir gün bakıyor ki, oluş bu oluş değil, dayanamayarak:

27 Mayıs 2011 Cuma

Gâvur diye kime derler?

Efendim, çocukların dünyası malûm, bir gariptir. Kimi zaman öyle sorularına muhatap olursunuz ki, işin içinden nasıl çıkacağınızı bir türlü bilemezsiniz. Eminim ki, bu hususta her birimizin belleğinde, hatırladıkça gülümsediğimiz buna dair bir anı, mutlaka ki vardır. Bugünkü mevzumuz da, işte böyle bir durumun hayli ilginç bir örneğini temsil eden ve sizlerin de ilginç bulacağınızı umduğum bir hikaye... Öyle ise, sözü uzatmaya ne gerek, hadi başlayalım hikayemizi anlatmaya!..

Hikayenin kahramanı, o yıllarda (1964) dört yaşında olan Nihat Sezgin amcamızın büyük oğlu Hüsnü abimiz. Güzel bir bahar günü, babası ile el ele çarşı gezintisine çıkarılan Hüsnü abinin, o günlerde kafasına takılmış bir mesele var. Sağdan soldan duyduğu, fakat kafasında bir türlü bir şekle oturtamadığı bir lâf ! O lâfın adı da  'Gâvur'!.. Fakat, yine de hakkını yemeyelim, en azından  şu kadarını çözmüş ki, "gâvur" denen şey her ne ise, çiçek, böcek, ot, çöp değil, insan oğlunun bir cinsine verilen ad! Lâkin, ona "gâvur" dendiğine göre de, bunun bilinen adam türünden illâ ki daha farklı bazı hususiyetleri olmalı, olmalı amma ne?!..

24 Mayıs 2011 Salı

Urup Ali

Sene, 1970'lerin başı, Osmaniye o zamanlar tam anlamıyla bir çiftçi memleketi... Buğdayı, pamuğu ile meşhur ve bu sebepten, muhtelif memleketlerdeki un fabrikalarına buğday temin eden tüccarların çokça gelip gittiği bir yer. İşte bu tüccarlardan biri de, bu günkü hikayemize konu olan Gazi Antepli Urub'ali (Urup Ali). Urup Ali, yaşı seksenlere dayanmış, uzun boylu, ayağında şalvarı, başında kasketi ile özüne sözüne güvenilir, bugünlerde artık aslına nesline pek rastlanmayan eski tipten bir tüccar... (Bizim buralarda "urup" "çeyrek" manasına kullanılır amma Ali efendiye niye "urup" demişler, orasını   bilemiyorum...)

Urup Ali'nin bir de kendi yaşdaşı ve adaşı olan bir ortağı var. Bunların ikisi de gençliklerinden bu yana Gaziantep'in Zahireciler Çarşısı'nda ortaklaşa iş yapan iki arkadaş. Yalnız, bu Urup Ali'nin bir takıntısı var. Biri buna arkadan yaklaşıp şapkasını kaldırdığında tam anlamıyla zıvanadan çıkıyor ve o ciddi, ağır akıllı tüccar Ali gidiyor, yerine ağıza alınmayacak küfürleri ardı ardına sıralayan kavgacı, döğüşçü bir adam geliyor. Ee, tabi şimdikiler ne kadar bilir, onu bilmem amma birinin şapkasını kaldırmak demek, o adama "gavat, pe..venk" demekle eşdeğer bir şey. Şimdi, onun bu hallerini bilen başta ortağı olmak üzere bütün bir zahireci esnafı, Urup Ali daha çarşıya girer girmez mutlaka içlerinden birini gönderip Urup Ali'nin kasketini arkadan öne ittirtip kaldırtıyor! Tabii ki, Urup Ali de, şapkasını kaldırıp kaçanın arkasından başlıyor ana avrat saydırmaya!... Urup Ali sövdükçe de esnaf gizliden gizliye bu durumdan neşesini bulmuş oluyor.

15 Mayıs 2011 Pazar

"İnnâ ateyna senin..."

Efendim, mevzuu çok çetrefilli ve yanlış anlaşılmaya da çok müsait olduğundan, nereden ve nasıl başlayacağımızı doğrusu pek kestiremiyoruz ama gene de ("her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" özdeyişi ile mütenasip olmak üzere), diğer her konuda olduğu gibi;  müslümanlığımızı da, çoğu zaman "nev'i şahsına münhasır" bir şekilde yaşadığımızı söyleyerek söze bir tarafından başlamış olalım. Ve bugün, bu duruma ilginç bir örnek teşkil etmesi bakımından aşağıdaki yaşanmış vakayı size hikaye etmeye çalışalım.


Şimdi hemen hepimiz biliriz ki, camilere devam eden cemaatlerimizin ekserisi, yaşını başını almış büyüklerimizden müteşekkildir. Bu durumun en çok farkında olması gerekenler ise imamlarımız olmalıdır. Zira, yaşı ilerleyen her erkeğin "prostatı" ile mutlaka bir meselesi vardır ve bu sebeple de abdestlerini öyle uzun boylu bozulmadan muhafaza edemezler. Bu durumu çoğu kez göz ardı eden kimi genç imam kardeşlerimiz, farkında olmadan cami cemaatlerimizi zor durumda bırakabilmektedirler. Dileğimiz odur ki, hiç olmazsa bundan sonrasında aşağıdakine benzer bir vaka bir daha yaşanmasın.

29 Nisan 2011 Cuma

"Önünden geleni kapıyor, ardından geleni tepiyor!"

Geçen günkü hikayemizde atlardan bahsedince, bugün aklıma yine bir at hikayesi daha geldi. Unutmadan onu da hemen burada anlatayım. 


Efendim, sene 40'lı yılların sonu ve atlar da halen insanoğlunun emrinde hizmet görmeye devam ediyorlar. O zamanlar, bana bu hikayeyi anlatan merhum Nihat Sezgin amcamızın baba evinde de böyle hizmet gören üç-beş at var. Var ama bu atların içinde öyle biri var ki, elinden hem diğer atlar, hem de bakıcıları zar ağlıyor. Bu at, geceleri diğer atların yanına bağlandığında, amma erken, amma gece yarısı, mutlaka bir cıngar çıkarıyor. Ya sağındaki ile, ya solundaki ile, ama mutlaka bir diğer atla bir hır çıkarıyor. Böylesine huysuz bir at yani!.. O kadar ki, arabaya koşulsa, yanındaki atla dalaşıyor. O zamanlar, bu atlara göz kulak olan ise merhum Arabacı Mehmet efendi.. Mehmet emmim bakıyor oluş oluş değil, çareyi bu atı diğer atlardan ayırıp ayrı bir ahıra koymakta buluyor. Koyuyor ki, artık rahat bir uyku uyuya! Amma ne mümkün! Gece yarısı bunun bulunduğu ahırdan yine bir kişneme, yine bir bağırtı, yine bir çağırtı!.. "Ulan, bu sefer gene neye huylandı bu kâfir acep!.." diyerek söve söve uykusundan uyanarak ahıra koşan Mehmet emmim, içeri giriyor ki ne görsün?!.. Bu at, yanında yönünde kavga edebilecek kimseyi bulamayınca, bu sefer de başlamış mı kendi göğsünü koklayıp koklayıp çifte atmaya?!.. 

20 Nisan 2011 Çarşamba

Derviş At

Efendim, dünya meşgalelerinin bizi bir hayli meşgul etmesi, zaman zaman yazmaya uzun sayılacak bir ara vermemize sebep oluyor ise de, çok şükür, klavyenin başına oturma fırsatını yine de bulabiliyoruz. 


Bugün sizlere yine eskilerden, 1900'lü yılların başında yaşanmış, o zamanın Osmaniye'sinden bir hikaye, "Derviş At"ın hikayesini nakledeceğim. 


Efendim, malûm o zamanki devir at devri. Şimdiki gibi ortalıkta dolaşan model model arabalar olmadığından, o zamanlar ulaşım ve taşımada bunların yerini tutan tek vasıta olarak atlar kullanılırdı... Tabii, at deyince bunların hepsi de birdir demek değil. Bunun alı var kırı var, cinsi Arap olanı var, İngiliz olanı var... Hatta, yeri gelmişken şunu da söyleyelim de, hem bu vesile ile kayda geçmiş olsun, hem de Türk milletinin engin at kültüründen bir damla olmak üzere, nasihat mahiyeti taşıyan deyişlerden burada bir örnek vermiş olalım:

14 Mart 2011 Pazartesi

"Bana bir dilekçe yaz!.."

Efendim, bugün Drejo'nun bir resmini bulduk da sayfalarımıza koyduk ya, aklımıza onun bir hikayesi daha düştü. Bugün de onu yazalım.


Drejo'nun Osmaniye'ye yeni geldiği yıllar... O yıllarda da, belediyede çalışan bir Hacı E. var. "Allah taksiratını affetsin..." desek bir faydası olur mu bilemiyoruz ama kimilerinin karşı cinsi bırakıp kendi cinslerine meylettikleri gibi bu Hacı Efendi de kendi cinsine karşı zaaf duymaktan kendini alamayanlardan biri  imiş... Onun bu zaafını bilenlerden ve Drejo'nun da saydığı birisi, bir gün bu Hacı efendiye diyor ki:


-"Oğlum Hacı, tam senin istediğin gibi birisi var, bana yanaşıp duruyor ama bilirsin benim bu taraklarda bezim yok. İstersen sana yollayım!.."

9 Mart 2011 Çarşamba

"Sen imtihan et, doktor da muayene etsin..."

İşte size rahmetli "Kara Rıfkı"dan bir hikaye daha!..

Sene 1950, 55'ler.. Meşhur "Marshall Yardımı" ile memlekete traktör girmiş ve Türk çiftçisi at ile, öküz ile tarla sürmekten kurtulmuş. Bu traktörleri de evvela tabii ki büyük çiftlik sahipleri edinmiş. Edinmişler de; ortada traktör var amma o traktörün derdinden anlayacak "makinist" sayısı yok denecek kadar az! Niye?!.. Çünkü, o zamanlar ne tamirhane, ne de servis var! İşte bu yüzden, her çiftlikte bir tamirhane ya bakımhane (adına ne derseniz..) ondan olmak zorunda. Bu "makinistler" çoğu zaman traktör şoförlüğü de yapmak durumundalar...

5 Mart 2011 Cumartesi

"Tahranı keserini hazırla!.."

Bugün size merhum "Kara Rıfkı" (Başlamışlı) ve "Kör Talat" arasında geçen bie anekdotu aktaracağım.

1955 yılı Eylülünde İstanbul'da vuku bulan meşhur 6-7 Eylül olaylarını herhalde bir yerlerden duymuşsunuzdur. Kıbrıs'ta Türklere Rumlar tarafından yapılan baskıların arttığı bu dönemde, "Yunanlıların, Selanik'teki  Atatürk'ün doğduğu eve bomba attıkları" gibi bir şayianın ortaya atılması ile zaten gergin olan ortalık bir anda karışmış ve halk İstanbul'da bulunan Rum dükkanlarına saldırmıştı. Bu olaylar o zamanlar bütün Türkiye'nin gündemine oturmuş ve herkesin üzerinde konuştuğu bir olay haline gelmişti. İşte, tam bu zamanlarda rahmetli Kara Rıfkı, çarşıda Kör Talat ile karşılaşıyor ve Tala dayıya::

4 Mart 2011 Cuma

İstiklâl Harbinde Osmaniye

İstiklâl savaşımız sırasında Osmaniye'de yaşananları ve o dönemin tarihini, sayın hocamız Necdet Arı Bey başta olmak üzere, bir kaç kalem erbabı araştırmacı büyüğümüz yazmışsa da, bu yazılanlara bir katkı olsun maksadı ile, bugüne kadar pek bilinmeyen kimi ayrıntıları burada aktarmaya çalışacağız. Mesela, bunlardan biri şudur:

O dönemde, malûm, radyo, tv, olmadığından cepheden (bilhassa da Yunan cephesinden) merakla beklenen haberleri öğrenmenin tek yolu, telgraf mesajları idi. Osmaniye halkı da, bu sebepten hemen her gün postahane önünde heyecan, merak ve endişe içinde; "acaba yeni bir haber var mı" diye bekleşir durumuş,  (O zamanki postahanenin, şimdiki Cumhuriyet Meydanı'nının hemen yanından bulvara çıkan caddenin heme solunda, Tülücüler Sokağı'na girerken hemen sol köşe başındaki binada olduğu söylenir)

27 Şubat 2011 Pazar

İlacın ne kabahatı var?l...

Efendim, hazır Drejo'dan söz açmışken, onun yeni bir hikayesini daha anlatarak, sıcağı sıcağına,  onu bir daha anmış olalım.


Yıl yine 1960'lar... O günlerde Drejo'da bir hareketlilik var. Çınarlı Kahve ile Büyük Cami'yi ayıran taş duvarın, oldukça sota bir yerinde, kendinden oldukça yaşlı bir Kürt ile sürekli buluşuyor ve kendi aralarında hımır hımır, hararetle ve uzun uzun bir şeyler konuşuyorlar... Bu durum bir kaç gün devam etti. Belli ki, Drejo yine yeni bir iş peşinde... Millet de; kokusu nasıl olsa yakında çıkacaktır diye, merakla bekleşiyor. Derken, Drejo bir gün elinde bir paketle geliyor ve kendisini merak ve sabırsızlıkla beklediği belli olan o yaşlı Kürde el altından bu paketi teslim ediyor. 

23 Şubat 2011 Çarşamba

"Benim avrat bunu duymasın!.."

Epeydir bizim "Drejo"dan söz etmez olduk, aklımıza gelmişken hemen onun bir hikayesini daha anlatalım da, üzerimizde hakkı kalmasın...

Drejo, Osmaniye'ye gelmeden evvel, epey bir zaman Adana'nın büyük çiftliklerinde ve köylerinde çalışmış. Zaman zaman, aklına estikçe, denk düştükçe oradaki anılarını anlatır, milleti güldürürdü. (Hemen söylemek gerekir ki, Adana'nın adamı; bizim buraların adamına nazaran daha bir haşindir, küfürleri ve şakaları daha bir ağırdır. Kısmı ekserisi, küfür etmek için ağzını açmayagörsün, -sümmü haşâ- Allah, kitap bırakmaz da, ne varsa yere indirir!...)

22 Şubat 2011 Salı

"Kara Yüzbaşı"

1930, hatta 1940'lara kadar "at hırsızlığı", genç Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin önünde, başlı başına mücadele edilmesi gereken, ciddi bir asayiş sorunu olmaya devam etmiştir. Hatta o, hayvancılıktan başka bir geçim kaynağının olmadığı dönemlerde, bilhassa "at hırsızlığı", az sonra açıklayacağımız üzere, herkesin becerebileceği bir iş olmadığından, adeta bir "zenaat" olarak görülür olmuştur. Sebebi ise; atların çalınmasını önlemek maksadı ile atların ayaklarına "bukağı" (bir çeşit pranga) takılarak, ahıra öyle konulur olmalarıdır. Bu sebepten, at hırsızlarının işini zorlaşmış ve onları bu yüzden iki kişilik bir ekip kurmayıa mecbur etmiştir. Biri, bukağının ortasındaki kilidi açarken, diğeri, bu esnada atın başına yuları geçirebilmelidir. İşte, bu yüzden derler ki; meşhur bir at hırsızı, ölüm döşeğinde iken sormuşlar: "Bu dünyadan artık göçüp gidiyon, bir diyeceğin yok mu!..?" Adam, durmuş durmuş, ellerini zar zor iki yana açarak : "Ne deyim ki? Ben bukağıyı açana kadar, atın başına yuları geçirecek bir arkadaş bulamadım da ona yanarım!" Yani anlaşılan, o dönemde de "kalifiye" adam sıkıntısı had safhada!.. Neyse, böylece; bukağıının bile at hırsızlığını önleyememesi ve bilhassa Osmaniye ve çevresinde at hırsızlığının had safhaya ulaşması üzerine, (1930'ların ortaları olsa gerek) dönemin hükümeti Osmaniye'ye olağanüstü yetkilerle teçhiz ettiği bir Jandarma komutanı gönderiyor. Komutan, "sürgün yetkisi" dahil (ki, o dönemde, Osmanlı'da olduğu gibi, sürgün yerlerinin başında Antalya ve Bodrum gelirdi...) daha bir çok yetki ile teçhiz ediliyor... Derken, bu yüzbaşı Osmaniye'ye gelip, görevbaşı yapıyor...

17 Şubat 2011 Perşembe

"Borcun ne gadar Mustafam?!.."

Mustafa Yargıcı merhum, Osmaniye'nin sayılır ve sevilir simalarından biri idi. Epey bir zaman, şimdiki Müftülük binasının karşı sağ çaprazında, ziraî ilaç vb. satışı yapardı. Daha sonra da petrol istasyonu çalıştırmıştı bir müddet rahmetli. Ayrıca avcılığa ve yemeğe düşkünlüğü ile de bilinirdi.

İşte bu Mustafa amca, o; ziraî ilaç işi ile iştigâl ettiği zamanlarda (60'lı yıllar..), nasıl olmuşsa olmuş, epey bir borca girmiş, tabir yerinde ise tam anlamı ile patırdıyor... Onun bu durumundan arkadaşları da haberdar tabii ki... O günlerde, en yakın arkadaşlarından avukat Burhan Bozdoğan'ın babası "Himmetoğlu", Kadirli'den Osmaniye'ye, oğlunun yanına geliyor ve bu vesile ile Mustafa amca ile karşılaşıyor. O da oğlu vasıtası ile Mustafa amcanın durumundan haberdar oluyor ve haliyle kaygı edip, Mustafa amcaya soruyor:

15 Şubat 2011 Salı

"Et degil, kemik degil..."

Yazdığımız hikayeleri daha önce bir yerlerde not etmemiş olduğumuzdan, bir sıralama içinde yayınlayamıyor, aklımıza geldiği an yazdığımız için de, ister istemez daldan dala atlamak durumunda kalıyoruz. Memleket, -güzel Anadolu'muzun diğer her yeri gibi-bereketli olunca da, birbirinden güzel yemeklerin dolu olduğu bir sofraya oturan aç adamlar misali, bir ondan, bir ötekinden atıştırıp duruyoruz ister istemez...

Bu peşrevden sonra gelelim bugünkü hikayemize:

Efendim, "Reşit Ali" de güzel Osmaniye'mizin renklli simalarındandı. Dışardan baktığınızda, giyimi ile kuşamı ile, elindeki incecik bastonu, yakasından eksik etmediği karanfili ile, hele ki, eski zaman usulü; o beyaz bıyıklarının ucu zarif bir şekilde yukarıya kıvrılmış haliyle ve de hele başındaki hasır fötrün zerafetini tamamladığı ince ve zarif bedenini örten temiz takım elbisesi ve kravatı ile tam bir Fransız-İtalyan karışımı mirasyedileri andırırdı. En yakın arkadaşı ise merhum kasap Müslüm'ün oğlu merhum kasap Yılmaz'dı...

İşte, bugünkü hikayemiz de kasap Yılmaz'ın Zorkun'daki dükkanında geçiyor.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Bunu da yazdınız mı?!..

"Kara Rıfkı" adını şimdikiler pek bilmez, rahmetli bir devrin efsane adamlarından biriydi. Uzun boylu, cüsseli, zencileri andıracak kadar da koyu esmer bir adamdı. Babasına da "Kara Müftü" dediklerine göre, baba tarafına çekmiş olmalı... Çift, çubuk sahibi, zengin, lâfı ağzında, yemesine içmesine düşkün, enteresan bir adamdı rahmetli... Arkasında bir çok anı bırakan "Kara Rıfkı"nın ilk aklımıza gelen bir hikayesi ile başlayalım dilerseniz:

50'li yıllar... Rahmetli, Adana'da bir Yahudi esnaftan bir amerikan "Packard" araba alıyor. Alıyor almasına ama günü gelince borcunu ödemiyor, ya da ödeyemiyor, orasını bilemem. Neyse, alacaklı da epey bir müddet uğraştıktan sonra bakıyor ki, olmuyor, veriyor bunu icraya... Mevsim yaz, Kara Rıfkı çekmiş arabayı evinin bahçesine... Sabahın erken saatleri, icra memurları gelmiş, daktiloyu da arabanın kaputuna koymuşlar, biri söylüyor; öteki yazıyor: "Rengi şu, modeli bu, şurası şöyle, burası böyle..."

8 Şubat 2011 Salı

"Edep yerimde bir çıban çıksa..."

Merhum Hacı Durmuş Hasan Efendi, aslen Darendeli olup, devrin Osmaniye'sinin hatırı sayılır, mal mülk sahibi, zengin esnaflarındandı. O devrin bir çok varlıklı insanı gibi çok eşli idi ve koca bir konakta eşleri, çocukları ve gelinleri ile hep beraber yaşardı. Bu kısa izahattan sonra asıl konumuza gelecek olursak, hikayeyi anlatan, daha sonra H. Durmuş Hasan Efendinin oğlu ile kızkardeşi evlenecek olan Dr. Yücel Yalçın... Yalçın diyor ki;

Çocuğum, rahmetli anam Binnaz hanım ile beraber ata bindik Mustafabeyli'ye gidiyoruz. Herhalde oradaki değirmende bir işimiz vardı. Neyse, oradaki işimizi gördükten sonra anam dedi ki: "Buraya kadar gelmişken bir de Osmaniye'ye gidelim de Hasan Efendiyi ziyaret edelim" Yok, diyecek halimiz yok ya, düştük yola... O sırada da Hasan Efendinin dördüncü defa evlenme planı gündemde ve ortamın hayli gergin olduğu zamanlar...

2 Şubat 2011 Çarşamba

Aynı senin konuştuğun gibi...

Bir Zeki (Özdemir) abimiz var, Allah selamet versin, şu an yaşı altmışın üstünde. Hiç evlenmedi ve hiç bir şeyi kendine dert edinmedi şimdiye kadar... Zayıf, ince uzun boylu ve çok da meraklı bir adam... Eline, tanıdık tanımadık, birini geçirdi mi, mevzu ne olursa olsun, karşısındakini baydırana kadar, sorar da sorar. Ayrıca, kekeme de olduğu için, karşısındakine verdiği meşakkat, ikiye katlanır. İşte bu Zeki abi, bir kaç yıl önce muayene için devlet hastanesine gidiyor. Koridorda muayene sırası beklerken, yanında kendisi gibi sıra bekleyen kendinden daha yaşlı bir amcayı gözüne kestiriyor ve bu amcaya: "Ge...Ge..Geçmiş olsun e e emmi, se se senin ne ne neyin va va var?" diyerek lafa bir girizgâh yapıyor. Amca bu soruyu, pek de umursamaz bir tavırla: "İdrar yolları rahatsızlığı..." şeklinde kısa bir cevapla geçiştiriyor. Ama Zeki abinin amcanın yakasını bırakmaya niyeti yok! Lafı soğutmamak için derhal ikinci soruyu yapıştırıyor: "Nnn..ne gi gi gibi bibb bir şşşşşik şik şikayetin va va var?" Amca, eski kulağı kesiklerden olmalı ki, Zeki abimin niyetini anlamış ve bu muhabbeti sürdürmeye hiç de niyetli olmadığını, şu cümleyle ifade ederek mevzuya noktayı koyuyor: "Şikayetim şu ki; aynen senin konuştuğun gibi işiyorum, yeğenim!.."


Diyecek fazla bir şey yok! Geçmiş olsun emmi!..

29 Ocak 2011 Cumartesi

Gölgesi 10 Dönüm olursa...

Gençliğimizin en hızlı zamanları... O zamanlar akşamları sık sık, Bahçe yolu üzerindeki "Çınaraltı" tabir edilen pirzolacılara "dağ malı" pirzola yemeye gidiyoruz. "Rakı-Balık" bunun yanında hakikaten halt etmiştir afedersiniz, o kadar lezzetli olurdu yani... Hoş, şimdi bırakın dağ malını, ova malına bile hasret kaldık, bu "ileri demokrasi hamleleri" sayesinde ya, o da ayrı mesele! Neyse, konumuza dönecek olursak; Allah affetsin, o gün yine bu Çınaraltı'nda yemiş içmişiz, gece yarısına doğru bindik arabaya dönüyoruz. Ekipte Kör Şükrü abi ve yeğenleri de var.

26 Ocak 2011 Çarşamba

İki Keklik Seke Seke...

Ne zamandır sizlere Şükrü abiyi tanıtmak istiyordum, demek kısmet bugüneymiş... Efendim, Şükrü Abi (nam-ı diğer "Kör Şükrü") ufak tefek ama deyim yerinde ise kaplan gibi bir adamdır. Amma, hani derler ya; "felek Mustafa'ya yar olmamış...", o da başka konu. Neyse, zaman içinde Şükrü abiyi daha detaylı tanıtırız sizlere diyelim. Zira bugün anlatacağımız hikayenin başrolünde kendisi yok. O, bu hikayeye şahit olup, nakleden adamdır.


Gelelim hikayeye:

Şükrü abi, o günlerde işi dolayısı ile Bahçe kazasında çalışıyor. O sıralar, Bahçe'nin önde gelen ailelerinden birinin sünnet mevlidi var ve Şükrü abi de davetli olarak orada bulunuyor. Misafirler, bahçede yan yana dizili sandalyelerde oturmuşlar, huşu içinde Kuran dinliyorlar. Zengin mevlidi olunca da, haliyle hoca sayısı da fazla. Tam yedi hoca, yanyana dizilmişler, biri bitiriyor, diğeri başlıyor. Tam bu esnada bahçe kapısından sakallı ve babayiğit bir adam giriyor. Mevlit sahipleri, adamın görüntüsüne bakarak, "hoca" olduğuna hükmetmiş olmalılar ki, adamın önüne düşüp, adamı, hocaların sırasındaki en son boş sandalyeye oturtuyorlar.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Darende Tarihi

Başta Adana ve Osmaniye olmak üzere, Çukurova'nın dört bir yanına yerleşmiş bulunan Darendeli hemşehrilerimizi, herhalde tanımayanımız ve ama lehinde, ama aleyhinde konuşmayanımız, onlara takılıp, şakalaşmayanımız, herhalde yoktur. Her yönüyle farklı bir kişilik ve anlayışa sahip bu vatandaşlarımızın geçmiş tarihi ile ilgili duyduğumuz şifahî bir bilgiyi, aşağıda dikkatlerinize bu vesile ile sunmuş olalım.


Efendim, derler ki; Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail'i yenip bir müddet Tebriz'de kaldıktan sonra mukaddes toprakların fethi için yürüyüşe geçtiğinde, Malatya civarında otağ kurdurmuş da, "hele buranın ahalisi ile de bir tanışayım, dertlerini bir dinleyeyim bakalım", demiş. Ama otağının bulunduğu yerden bakmış bakmış, çok ilerlerde bir yerde, gözüne bir köy takılmış da, merak edip; "peki, burası neresidir, orada oturan kullarım kimdir, necidir?" deyip sual edince, ona şu cevabı vermişler: "Haşmetlû Padişahımız, onlar bir garip millettir. Ne kimseye karışırlar, ne kimseyi kendilerine karıştırırlar. Müslüman olmaya müslümandırlar amma kendilerinden olmayandan kız almaz, kendilerinden olmayana da kız vermezler. İşleri ise ticarettir, ekmeyi biçmeyi, koyunu kuzuyu bilmezler, köy köy dolaşırlar, mal alır, mal satarlar..."

12 Ocak 2011 Çarşamba

Sen takımına tel çek!

Epeydir bizim Kozalak Mustafa'dan bahsetmiyoruz. Demin onun bir hikayesi aklıma geldi, size bugün o hikayeyi anlatayım.

Bizim Kozalak, o yıllarda, Sezginler'in çiftliğinde pamuk, karpuz vb. gibi bekçilik işleri ile iştigal eder, tarlanın başından ayrılamadığı için de, çiftlikten Osmaniye'ye gidecek olanlara bir takım siparişler verirdi. Verirdi ama serde "eski eşkiyalık" olduğu için parasından da hiç bahsetmez, "gelirken getir ulan" demeyi yeterli görürdü. Siparişi ise ekseri "Maraş otu" olurdu. (Sigara kullanmaz ama "ot" atardı...) Neyse, her defasında buna "tamam, emrin olur" derler ama tabii ki, her defasında arkası boş çıkardı. Geldiklerinde ise, biraz Kozalağın küfürlerine maruz kalsalar da, neticede bu küfürler, onları daha da neşelendirdiği için, gülüp geçer, işlerine devam ederlerdi.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Güzel olmaya güzel olmuş da...

Her ne kadar müslüman bir millet isek de, halkımızın; bilhassa da bizim buralarda olduğu gibi, konar-göçer aşiretlerin İslamiyet'in güzellikleri ile tanışmaları, diğer yerleşik şehirlere nazaran çok daha geç olmuştur. O kadar ki, mübarek üç aylarda "cerr"e çıkan medrese talebesi hocalar, ya da ekmeğini çıkarmak için Anadolu'da, şura senin, bura benim dolaşan gariban hocalar da olmasa,  İslamiyet'in gereklerinden tümden uzak kalacaklarının muhakkak olduğu anlaşılıyor. Mesela, bundan 100-120 yıl öncesine kadar bizim buralardaki aşiretlerin ahalisi, ellerine bir hoca geçtiğinde; evleneli bir kaç sene olmuşsa da nikahını yeni kıydırır, ölmüşlerini gömeli çok olmuş olsa da, hocasız fakısız gömdüklerinden, ellerine hoca geçti mi, geç de olsa o görevi yerine getirme fırsatı bulmuş olurlarmış... Ama, işleri bitince de hocanın yolunu kesip, onu soymaktan geri durmadıkları da bir gerçek.. Neyse, hâl böyle olunca, cami nedir, minare nedir, adını duymuş olsalar dahi, kendisini görmediklerinden, hakkında bir fikir yürütmelerinin zor olduğunu anlamak güç olmasa gerek.

Tahassür

Tahassür, Osmanlıca bir sözcük olup, "hasret" kelimesinden türemiştir ve "hasret çekmek" anlamına gelir. Bugünkü konumuzun başlığını teşkil eden bu kelime, babasının memuriyeti dolayısı ile Osmaniye'de doğmuş ve çocukluğu Osmaniye'de geçmiş olan merhum Ökkeş Nuri Tekin'in, vefatından kısa bir süre önce, uzun yıllar ayrı kaldığı Osmaniye'ye duyduğu hasreti mısralara döküp, çocukluk arkadaşı merhum Nihat Sezgin'e gönderdiği şiirinin adıdır. 1930'lu yılların Osmaniye'sini anlatması bakımından da ayrıca manidardır.


İşte o şiir:


TAHASSÜR

Mazi unutulmuş...Kepenek, yamçı;
Ayağında postal dağlı nerede?
Mahmuzlu çizmeler, gümüşlü kamçı?
Saçı belik belik bağlı nerede?


4 Ocak 2011 Salı

Sansürcüler geldi abi!

Hazır söz Namık abiden açılmışken, o zamanlara yeniden bir uzanalım dilerseniz.

Malûm, Türk sineması, yani bilinen adı ile "Yeşilçam" 1970'lerin ortasında, şartların da zorlaması ile kulvar değiştirmiş ve açık saçık filimlere, balıklama bir dalış yapmak durumunda kalmıştı. İşte, tam o zamanlar da Namık abinin bekârlığa veda ettiği dönemlere rastlıyor.

Hatırımda yanlış kalmadı ise, Namık abi, Karaisalı'ın Topaktaş köyünden evlenmişti. İşte, Namık abinin düğünü de, adet olduğu üzere cumartesi günü olmuş ve pazar günü de gelin mevlidi yapılmış, akşamına Namık abi de evliliğinin ikinci gecesine adım atmak üzere evine gelmiş.

Yalnız ortada çapraz bir durum var. O da şu; mahalledeki ekip, o akşam için program yapmışlar ve "Soğukoluk" alemine akacaklar. Namık abinin de içi gidiyor ama ne yazık ki artık başı bağlı! Ama gene de, ne yardan, ne serden hesabı, bunlara diyor ki; "olum allasızlık yapmayın, gelin şu işi haftaya erteleyin!" Dinleyen kim! "Valla abi biz gideceez, gelirsen gel, gelemezsen sen bilirsin!"

1 Ocak 2011 Cumartesi

Şu binini anladık da...

Rahmetli Namık Abi (Eroğlu), nur içinde yatsın, çok değerli bir abimizdi. Önce, şimdi Belediyeye ait "Ahmet Şekip Ersoy" konferans salonu olan yerde bulunan "Zafer Sineması"nı, sonra da şimdiki Halk Bankası civarında bulunan rahmetli İsmail Arabacı'nın yaptırdığı "Arı Sineması"nı çalıştırırdı. Ufak tefek ama cin gibi bir adamdı Namık abi. O dönemin (1970 öncesi ve sonrası...) gençlerinden bir çoğu, onun sayesinde "milli" olmuşlardır. O zamanın gözde eğlence mekânları ise İskenderun ve çevresi idi. Bilhassa "Soğukoluk" otelleri, o zamanın en  gözde yerlerinin başında gelirdi. Neyse ki, 1980 yılında Uğur Dündar sayesinde kapatıldı da, millet çoluk çocuğunun nafakasını buralara dökmekten böylece kurtulmuş oldu. Neyse bu kadar izahattan sonra gelelim bugünkü hikayemize...

Albay Mustafa abiden (Gülle) daha önce bir vesile ile her halde bahsetmiştik. İşte bu Mustafa abi ile Namık abi hala dayı çocukları idiler. İskenderun tarafına gidecek olanlar, önce Namık abiyi razı etmek durumundaydılar. Zira, Namık abi oralarda pek bir tanınır ve sayılır bir adamdı. İşte gene bir akşam, Albay Mustafa abi, mahalleden iki arkadaşı ile beraber Namık abiyi İskenderun'a davet ediyorlar. Ama Namık abinin herhalde ya o gün keyfi yok, ya da kendini ağırdan satıyor, orasını tam bilemiyorum, bir türlü "tamam" demiyor. Döktükleri o kadar dile rağmen Namık abinin "yok" demesi, bilhassa Albay Mustafa abinin çok zoruna gidiyor ve diğer arkadaşlarına dönüp: "Ulan araba bizden, benzini bizden, para bizden, ne yalvarıp duruyoruz bu allahsıza ki, binin lan arabaya!.." demesi ile İskenderun yollarına düşüyorlar. Giderken de Albayım söyleniyor: "Ne lan bunun elinden çektiğimiz, biz de az mı geçtik sanki bu yollardan!.." diyerek, bir taraftan kızgınlığını ifade ederken, diğer yandan da; artık Namık abinin yerini alacak adam olarak kendini lanse etmiş oluyor.