11 Haziran 2011 Cumartesi

Haram lokma nasıl anlaşılır?

Müsaadeniz olursa, bugün de size, Osmaniye'nin ilginç adamlarından birinden, "Antakyalı
Cuma" adıyla maruf (ya da bizim buranın ağzıyla; "Antekeli"), Cuma emmimize dair küçük bir hikaye nakletmek ve onu da bu vesile ile anmış olmak istiyorum.  

Sene 1930'lu, 40'lı yıllar... Antakyalı Cuma, (mesleği sebze tarımı olduğundan olsa gerek) Osmaniye'nin dış mahallelerinden birinde oturuyor ve evinin hemen az ötesindeki tarlalarda (bilhassa da "patlıcan" ziraatinde uzman bir adam olarak) ekip biçiyor ve geçimini böyle çıkarıyor. Yalnız, şunun da altını çizmek gerekiyor ki, Cuma emmim sadece kendi halinde bir çiftçi değil, aynı zamanda da yaman ve gözü kara da bir adam ve bu sebepten de, (her türlü adamdan müteşekkil geniş) bir arkadaş çevresi var.

O yıllar da malûm, hayvan hırsızlığının çok revaçta olduğu ve kimilerince başlı başına bir geçim kaynağı olarak kabul edilip, "önemli"(!) bir meslek dalı olarak icra edildiği bir dönem. Bunların hemen hemen tamamı da Antakyalı Cuma'yı iyi tanıyor ve onunla ahbaplık etmekten zevk duyuyorlar. İşe(!) gelip giderken de mutlaka onun evine bir uğrak veriyor ve bir çayını kahvesini içiyorlar... Tabii ki, bu ziyaretlerinde de, (işler iyi gitmiş ise) eli boş gelmiyorlar ve Cuma emmime de en azından şöyle okkalısından bir but getiriyorlar. Ancak işin burasında ortaya, akla gelmedik bir problem çıkıyor ve Cuma emmimin hanımı bu işten fena halde huylanmaya başlıyor. Zira, daha önce gelen etleri; "falan yerden filan arkadaşın bir adağı var imiş, tam bu adağını keserken bu arkadaşlarla rastlaşınca, sağolsun beni hatırlamış da, bunlarla bir pay da bana yollamış..." diyerek bir müddet idare eden Cuma emmim, neredeyse her hafta muntazaman gelmeye başlayan etleri hanımına izah etmekte artık zorlanmaya başlamış. Hanımı da saf ve mütedeyyin bir kadın. Kadıncağız bir gün bakıyor ki, oluş bu oluş değil, dayanamayarak:


-"Cuma Efendi, Cuma Efendi!.. Bu iş pek de "adak" işine benzemiyor, ben bu etlere bir daha elimi sürmem, habarın ola!.."

diyerek restini çekiyor. 

Cuma emmim ne etsin? Gelene git diyecek, etlere yok diyecek hali yok ya!.. "Bir formül bulmalı bu işe" diyerek düşünmeye başlıyor. Öyle ya, kadın ne güzel butları soyuyor ediyordu, kimi kez haşlama, kimi kez kebap, kimi kez etli pilav yapıyordu, yapıyordu da, sıcak sıcak Cuma emmimim önüne koyuveriyordu... Cuma emmim şimdi bunları kime yaptıracak? Lakin gel gelelim, hanım da Nuh dedim amma peygamber demem diyor!..

Her ne ise, Cuma emmimim aklına bir fikir geliyor. Madem hanım; "bunlar adak madak değil, bunlar haram, ben de harama el sürmem" diyor, o halde bir hoca(!) bulup, eve getirip, durumu usulünce ona izah ettirmeli!.. Zira, hanımın başka bir şeyden alacağı yok... 

Hanımına dönüp diyor ki:

-"Eh, peki avrat, madem bana inanmıyorsun, dediğin gibi olsun! Olsun amma, sana müftü efendiyi getirsem de, bir de ona sorsak, onun dediğine de mi uymazsın?!.."

Kadıncağız, böylece en zayıf noktasından yakalanmış bir vaziyette, düşünüyor, düşünüyor... Öyle ya, bunun haram mı, helal mi olduğunu müftüden daha iyi bilecek kim vardır ki?..

-"Temam öyleyse, getir müftü efendiyi, ona soralım!.." diyor.

Cuma emmim, ellerini oğuşturarak ve içinden de; "hah şöyle işte yahu!.." diye geçirerek çarşıya geliyor ve arkadaşları ile baş başa vererek, bunların arasından, hanımının tanımadığı birisini ayarlıyor ve onu "müftü" yaparak, alıyor, evine getiriyor. Kadıncağız da "müftü efendi"(!)ye hürmette kusur etmeyerek onu ağırlıyor ve laf dönüp dolaşıp esas mevzuya gelince de, nefesini tutmuş vaziyette; "acaba ne diyecek?" diyerek müftü efendinin ağzının içine bakmaya başlıyor. Müftü efendi ise gayet sakin ve vakur bir eda ile kadıncağıza dönerek:

-"Hanım kızım, beyin mevzuyu bana anlattı. Bunu anlamak senin zannettiğin kadar zor bir iş değil!.. Bak şimdi, sana bir şey soracağım kızım: 'Şu malûm adak etini yerken lokmaların heç boğazına duluktuğu (takıldığı) oldu mu?'" diye soruyor. 

Kadıncağız da bu soru üzerine ve meselenin önemine binaen, yanlış bir şey söylememek için olanca dikkatini vererek, başlıyor düşünmeye.. Ve bir müddet sonra:

-"Vallaha ne yalan söyleyim Müftü Efendi, lokmaların heç biri de boğazıma dulukmadı..." diyor. 

Bunun üzerine Müftü Efendi:

-"Yani, culkada geçti buğazından he mi?!.." diyerek, meseleye perçini vuruyor!

Kadıncağız da:

-"He yani Müftü Efendi, culkada geçti buğazımdan amma..." der demez, kadının sözünü tamamlamasına fırsat vermeyen Müftü efendi, ondan evvel davranıp, atılıyor:

-"Hah, tamam işte gızım, bunun daha ötesini berisini garıştırmaya heç gerek yoktur! Yoktur amma; bak sana bir daha söyleyim ki, değil et, her ne yer isen ye, eğer o şey buğazından duluka duluka, zorluğunan geçiyor ise, yediğin o şey bil ki helal değildir! Amma culkada buğazdan aşağı geçiveriyor ise, o şey helaldir, ye yiyebildiğin kadar!.."

Şimdi ne yapsın kadıncağız?

-"Sağolasın Müftü Efendi, Allah razı olsun, ben bunun böyle olduğunu bilmiyor idim vallaha.." diyor. 

Müftü ise:

-"Yok kızım yok, esas Allah senden razı olsun ki, bu mevzuda böyle bir hassasiyet göstermişsin. Nerdeee şimdi senin gibi avratlar ki, böyle helal haram kaygısı çekecek!.. Tehh!..

diyerek, bir de kendince kadıncağızı taltif ediyor. 

Cuma emmime gelince, o da ağzı kulaklarında:

-"Hay Allah razı olsun senden Müftü Efendi, seni de bir hayli meşgul ettik! Hadi seni götüreyim evine!.."

diyerek ayağa kalkıyor. Müftü Efendi de:

-"Estağfurullah oğlum, estağfurullah, ne yaptık ki!.." diyerek Cuma emmimle beraber dışarı çıkıyor... 

Eh, tabi bundan sonrasında Cuma emmime havada karada ölüm yok, demeye gerek var mı?!..

* * *

Yani şimdi, hadi siz de iyisiniz! Bakın bu hikaye vesilesi ile işi siz de kestirmeden öğrenmiş oldunuz!.. 

Nasıldı? "Buğazınızdan culkada (culk diye) geçiyorsa", mesele yoktur yani, yiyin yiyebildiğiniz kadar!.. :))

Hadi, kalın sağlıcakla...


* * *

(*)Fotoğraf, torunu Serkan Karbeyaz tarafından paylaşılmıştır. Kendisine teşekkür ediyorum...


0 yorum:

Yorum Gönder