22 Temmuz 2011 Cuma

"On liramı almadan şurdan şuraya gitmem!.."

Eski günlerde, şimdiki gibi borsa, döviz, repo mepo gibi işler ve televizyon gibi bir alet henüz memlekette olmadığından olsa gerek, insanların birbirleri ile daha çok vakit geçirdikleri anlaşılıyor. İşte, bugün o günlerden bir hatıra olmak üzere küçük bir hikaye daha nakledeceğiz.

Osmaniye'nin bilinen simalarından Nihat Sezgin amcamız, her sabah evinden çıktığında arkadaşı "Berber Ahmet"in (Soyyiğit) dükkânına mutlaka bir uğrak verirmiş. Bir gün, yine o mutad ziyaretlerinden birinde, tam berber dükkanına girerken beraber, bir müşterisini tıraş etmekte olan Berber Ahmet, önce dükkanda oturan birine anlamlı(!) bir bakış atıp sonra Nihat amcaya dönüyor ve:

-"Gel bakalım Nihat efendi, geel!.. Bu dünyada işin sağlam, ne fakir fukaradan haberin var, ne abdestten namazdan!.."

diyerek, bir laf dokunduruyor. Asıl maksadı ise dükkanda tıraş sırası bekleyen "Hambal (hamal) Gazi"ye işaret vermek!. Zira bu Hambal Gazi, iri yarı, abdestli namazlı, lâkin kafadan biraz çatlakça ve oldukça da asabi bir Kürt. Bilhassa da abdest namaz konusunda çok hassas. Hele ki, hali vakti yerinde olup da abdesti namazı ihmal edenlere daha bir öfkeli olduğu herkesin malûmu olan bir zat.

Ne kadar "eyvah!.." dese de, böyle bir ortama bir kere "düşmüş" bulunan Nihat amca, hambal Gazi'nin;

-"Gel buraya bakalım efendi, gel otur bakayım şöyle!.." 

diyerek yaptığı emrivakiye ister istemez riayet ediyor ve hambal Gazi'nin yanıbaşına oturmak zorunda kalıyor.

Başlıyor mu hambal Gazi:


-"İslamın şartı kaç? Öğle namazı kaç rekât? Süphaneke'yi oku, hadi bir de Fatiha'yı oku bakayım!.."

gibi soru ve talimatlarla, o zamanlar genç ve bekâr bir delikanlı olan Nihat amcayı bunaltıp, terletmeye?!.. Bu arada Berber Ahmet de, tabiatıyla bir taraftan müşteriyi tıraş ederken, diğer taraftan önündeki aynadan Nihat amcanın haline bakarak kıs kıs gülmekte...

Neyse, yarım saat kadar bir zaman Hambal Gazi'nin ardı ardına sıraladığı sorulara cevap yetiştirmeye çalışmaktan bunalan Nihat amca, bir fırsatını bularak yakasını Gazi'den kurtarıyor. Giderken de, kendinin başına bu işi açan ve açıktan gülemediği için gözleri ile kendisine gülen Berber Ahmet'e; "ben sana yapacağı biliyorum" manasında bir bakış atıyor ve alelacele berber dükkanını terk ediyor.

Berber Ahmet de, bir kaç gün boyunca gelene gidene bu hikayeyi anlatarak neşesini buluyor. Aradan çok fazla bir zaman geçmeden Nihat amca yine Berber Ahmet'in dükkânına uğruyor. Bu arada, o zamanlar Osmaniye'mizin biricik noteri olan "Şakir Efendioğlu"nu tıraş etmekte olan Berber Ahmet, Şakir amcaya; "evini badana yaptırmak istediğini ama bu iş için kime müracaat etti ise çok para istediklerini, bunun üzerine kendisinin aklına da "Deli Ataş"ın geldiğini ve onu çağırarak, kireci fırçayı eline tutuşturup evine yolladığını ve üstelik de Ataş ile bu iş için 2.5 liraya anlaştıklarını..." anlatıyor. İşte tam bu esnada, dükkânın kapısında "Deli Ataş (Ateş)" beliriyor. Deli Ataş da Osmaniye çarşısının belli simalarından biri. Çarşı esnafının ufak tefek işlerini gören, evlerine bir şey göndermek gerektiğinde kendisini çağırdıkları, "ala-deli" dedikleri cinsten, zayıf, kara kuru ve o da aynen hambal Gazi gibi asabi bir adam. İşte Berber Ahmet'in dükkânının kapısında beliren Deli Ataş, böyle bir zat.

"İyi adam lafının üstüne gelir" misali, lafının üzerine gelen Deli Ateş, Berber Ahmet'e hitaben:

-"İşini bitirdim Ahmet ağa! Şu benim iki buçuk lirayı ver de ben gideyim..." 

der demez, bir taraftan elindeki gazeteye bakar gibi yapıp, az önceki konuşmalara kulak misafiri olmuş olan Nihat amca derhal atılıyor:


-"Oğlum Ahmet, sen az önce demedin mi: "Kime dedimse 10 liradan aşağı yapmak dediler" diye, Ataş'ı gariban buldun da, ona 2.5 liraya mı yaptırıyon aynı işi, ayıp değil mi yani!.."

Bu laf üzerine derhal ciddileşen Deli Ateş :

-"Ben zaten on liradan aşağı parayı kabul etmem ki!.." demesin mi?!..

Duruma uyanan Berber Ahmet, vaziyetin varacağı noktayı tahmin edebildiği için, Deli Ateş'e:

-"Ataş, hadi sen şimdi get de, akşama doğru gel!.." diyor. Lakin Nihat amca, fırsatı eline geçirmiş bir kere, bırakır mı!.. Diyor ki:

-"Ulan oğlum Ahmet, ne uğraştırıyon adamı?!.. Bak işini bitirmiş işte, versene terini soğutmadan şu garibanın parasını!.."

Bu laftan cesaret alan Deli Ateş, bu sefer daha bir diklenerek:

-"Ne akşam üzerisi yav, ben paramı almadan bir yere getmem, ver benim on liramı!.." demez mi!..

Deli Ateş'ten böyle bir çıkış beklemeyen Berber Ahmet'in sinirlerinin giderek gerildiği, makas tutan elinin titremesinden açıkça belli oluyor ama yine de sinirlerine hakim olmaya çalışan bir ses tonu ile:

-"Ataş!.. Sen şimdi get, sonra gel!..Hadi bakalım!.." diyerek Deli Ateş'i savuşturmak için son bir deneme daha yapıyor. Yapıyor ama Ateş bu, bu saatten sonra ne laftan anlar, ne sözden!.. Diyor ki:

-"Yok vallaha Ahmet ağa, ben on liramı almadan şurdan şuraya bir adım dahi atmam!.."

Eh, anlaşılıyor ki, Ateş efendi işin sonunu almadan gitmeyecek! Üstelik, bir de on lira istiyor! Nihat bey de fırsatı eline geçirmiş, habire Deli Ateş'i dürtüp durmakta!.. Bu işin sonu hayır olmaya hayır değil amma gene de "son bir ihtar olsun" maksadı ile Deli Ateş'e kızgın gözlerini dikerek:

-"Ataş efendi, sana get şimdi dedim ha!.." diyen Berber Ahmet, bir işe yaramayacağını bildiği halde, bu sözü yine de söylemiş olmaktan duyduğu pişmanlığın öfkesine yeni bir öfke eklemekten başka bir tesir yaratmadığını anladığında zaten iş işten geçmiş bulunuyor. Zira Deli Ataş:

-"Aha parasını almadan şu kapıdan ayrılanın..." diyerek başladığı sözlerini daha tamamlayamadan, Berber Ahmet, elindeki makasını tarağını tezgaha bıraktığı ile beraber kaplan gibi Deli Ateş'in üzerine atılıyor ve atılması ile beraber, ikisi birden kaldırıma düşüyorlar!.. Berber Ahmet'in iki eli Ateş'in yakasında, Ateş'in iki eli de Berber Ahmet'in beyaz berber önlüğünün yakasında!.. Ateş yattığı yerden bar bar bağırıyor:

-"Yetiş ey ümmet-i Muhammed! Adam öldürüyorlar!.."

Berber Ahmet ise bir taraftan, alçak bir sesle: "Sus ulan, sus p.z.v.nk!.." diyerek Ateş'i sakinleştirmeye, bir taraftan da yakasını Ateş'in sıkı sıkıya kavradığı ellerinden kurtaramaya çalışıyor. Ama ne mümkün!.. Ateş yakasını öyle bir kavramış ki, "pırttırmak" mümkün değil!.. Üstelik, bir taraftan bağırmaya da devam ediyor!:

-"Hem iş gördürüyo, hem paramı vermiyo! İsteyince de beni dövüyooo!.. Beni bundan kurtaracak heç mi bir ümmet-i müslüman yok!.."

Berber dükkanın önündeki kaldırımda, üst üste ve yaka yakaya yatan bu iki adamın başına tabii ki bir anda bir sürü adam toplanıyor. Her kafadan bir ses!.. Kimi diyor ki; "Yahu bu bizim Ataş değil mi?!.." Kimi diyor ki; "Bre Ahmet efendi, yazık değil mi şu garibana, bir de adamı dövüyorsun!.."

Ahmet efendi yakasını Ateş'in elinden ah bir kurtarabilse, hepinize gerekli cevabı verecek vermeye de..

Neyse, epey bir hay huydan sonra aralaşan bu ikiliden, Berber Ahmet'in koluna girenler, onu dükkanına tekrar sokuyorlar ve: "Ahmet efendi sen buna uyma, sen şöylesin, sen böylesin..." diyerek onu biraz sakinleştirip, yumuşattıktan sonra: "Ver şuna bir on lira da, başının gözünün sadakasına say..." diyerek, Berber Ahmet'ten bu on lirayı alıp "Deli Ataş"a vererek onu savuşturuyorlar. Deli Ateş de giderken bile, bir taraftan da daha hâlâ; "Ben zaten on liramı almadan getmem dediyidim!.." demeye devam ediyor!.. Nihat amca ise arkadaşı Berber Ahmet'le göz göze geldiğinde, ona; kimsenin görmez tarafından, sağ elini kendi göğsüne sürerek, bir "oh olsun" işareti çekiyor ve "nasılmış" manasında gülerek, "Hambal Gazi" vakasının intikamını böylece almış olmanın huzuru ile oradan usulca uzaklaşıyor...

İşte bir hikayenin daha böylece sonuna geldik. "Murada eren" kimse olmadığı için çıkacak bir kerevet aramamıza da ihtiyaç yok. Hikayedekilerin hepsi de hakkın rahmetine kavuşmuş olduklarından, Allah'tan sizlere hayırlı ömür bereketi diliyor, bir sonraki hikayede buluşmak dileği ile sağlık, sıhhat ve afiyetle kalın, diyoruz...

Hadi selametle...

0 yorum:

Yorum Gönder