21 Temmuz 2017 Cuma

Bir Harun Reşit hikayesi daha...




Bugün sizlere anlatmayı epeydir ertelediğim Halife Harun Reşit'e ait bir hikaye daha anlatacağım. Erteledim zira, konu ile ilgili isimlere dair biraz daha bilgiye ihtiyaç vardı ama maalesef ki bu, bugüne kadar mümkün olmadı. Ben de bugün aklımda kaldığı kadarı ile anlatmaya karar verdim. Hikaye şöyle:

Harun Reşit Halife olduğu zaman, tebaasından bir kabilenin, (tıpkı kendinden evvelkilere de olduğu gibi)  halifeliğe biat etmemekte direndiği haberini alıyor. Bu durumu kabullenmesi de mümkün olmadığından, gidip bu kabilenin önde gelenleri ile görüşmeye karar veriyor. Uzatmayalım, gidip onlarla görüştüğünde, durumun şuradan kaynaklandığını görüyor:

Bu kabilenin önderi olan zat, o tarihten 90-100 yıl önce, o zamanki idare tarafından idam edilerek cezalandırılmış. Üstelik, mezarının yeri bile belirsiz olacak şekilde adamın cesedini gizlice gömdürülmüş! İşte bu sebepten, o kabile o gündür, bu gündür idareye küsmüş ve idareye karşı sürekli bir isyan hali içinde bulunmuş.

Durumun bu merkezde olduğunu öğrenen Harun Reşit ise, o kabilenin önde gelenlerine şöyle bir teklifte bulunmuş:

7 Şubat 2017 Salı

Kaymakamın darp edilmesi hadisesi


Her şehrin, her kasabanın ve hatta her köyün kendi tarihine geçecek kadar önemli sayılmış kimi hadiseler vardır. Bu hadiseler bir kaç nesil boyunca anlatılır ama bir çoğu da ondan sonra unutulur. Bugün anlatacağımız hikaye de, işte bir dönem çok konuşulmuş "memleket hikayeleri"nden biri.

Olay, o kadar hoşa gitmiş olacak ki, bir çok kişi failinin kendisi olduğu konusunda çok ısrarcı olup, hikayeyi, kendini merkeze koyarak anlatmaya kalkmış ve kendisine bir pay çıkarmaya çalışmış ise de, olayın tamamına vakıf olamadığı için dinleyenler kısa sürede anlattıklarının atmasyondan ibaret olduğunu anlamakta gecikmemişlerdir.

Efendim, meseleyi ilk kaynaktan nakletmenin verdiği eminlik içinde anlatacak olursak, işin aslı şu:

Zaman, 1945'i 1946'ya bağlayan kış mevsimi. O yıllar, memlekette tek parti iktidarının hüküm sürdüğü zamanlar. Osmaniye'de kaymakamlık yapmakta olan (ismi bizde saklı olan) şahıs hakkında ise halktan çok şikayet var.

Şöyle ki: Bu zat, o tarihlerde bekâr ve de içmeye gündüzden başlayanlardan. Çarşıya pazara çıkarken de genellikle "kafası iyi vaziyette" olduğundan, etrafta rast geldiği kadına kıza sarkmakta pek bir beis görmüyor. Tabii, bu rahatlığında, oradaki en büyük mülkî amir olmasının payı da elbette ki büyük!..

İşte onun bu pervasızlığı, giderek ahaliyi rahatsız etmeye başlıyor! Öyle ya, nasıl etmesin? "Bugün senin karına kızına, yarın benim karıma kızıma" misali...  

19 Ocak 2017 Perşembe

Cebel-i Bereket mebusu İhsan Eryavuz'un kaleminden Osmaniye

.
Bu hatıratı yazmaya başlamadan evvel kısa bir hatırlatmada bulunalım: İhsan Eryavuz (nam-ı diğer Topçu İhsan) Türkiye Cumhuriyet'inin ilk ve son Denizcilik Bakanı, Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat ve Terakki'nin önemli isimlerinden biridir. Kurtuluş savaşımız sürerken Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi'ne Cebel-i Bereket Osmaniye milletvekili olarak seçilmiş vatanperver biz zattır. Hatıratından anladığımıza göre, daha önce 1908 yılında görev icabı uğradığı Osmaniye'ye 1922 yılında milletvekili olarak gelmiş ve burada bir süreliğine misafir olmuştur.

Ben de hatıratın Osmaniye'yi ilgilendiren bu kısmına, Kamil Maman Bey'in zahmetli bir çalışma ile kültür hayatımıza kazandırdığı "KARA DEFTER" ismi ile 2014 yılında yayınlanan kitabında rastladım. Ve şimdi yakın tarihimize ışık tutacağına hiç şüphe olmayan bu eserin o kısmını burada sizlere aktarıyorum:

"Cebel-i Bereket'e (evvelce de arz ettiğim vechile) 26'da (Miladî 1908, VB) bir kere daha gitmiştim. Bu sefer (1922, VB) mebusları sıfatıyla oraya ulaşıyordum. Adana'dan bindiğimiz tren birkaç saat sonra Toprakkale'ye ulaştı. Mebuslarının geleceğini haber alan mahallî eşrafından bir kısım [halk] beni karşılamak için Toprakkale İstasyonu'na gelmişlerdi. Birlikte tren ile Cebel-i Bereket'in merkezi olan Osmaniye İstasyonu'na geldik. İstasyonda ahali ve eşraftan kalabalık bir halk tarafından karşılanıyorduk. Bunların arasında benim 26'daki ziyaretimde tanıştığımız bir iki zat da görülüyordu. İstasyon kasabaya bir çeyrek yahut yirmi dakika sürer. Etrafına ağaç fidanları dikilmiş (ve fakat bakımsızlık ve muhafaza edilememek yüzünden bu fidanlardan birçoğu kurumuş ve kırılmış) bir yolu (benim için istasyona getirilen faytona ahaliye hürmeten binmeyerek) halk ile birlikte yaya yürüyerek kasabaya dahil olduk.

31 Aralık 2015 Perşembe

Hani benim odunum?

Bizim buralarda bir söz vardır, derler ki: "Dağ adamı, hasta eder sağ adamı!.." Bugün anlatacağımız hikaye de aslında hem bu sözün, hem de değişik çalışan-aslında çalışmayan-bir mantığın altını çiziyor.

Hikaye şu ki, şehirlinin biri bir gün tatilini dağlarda, yaylalarda geçirmek istemiş. Hava da güzel olunca şöyle ormana doğru bir yürüyeyim demiş. Ora senin, bura benim derken bir de bakmış ki orman içinde bir hayli yol katetmiş. Bu kadar yol yürümeye alışkın olmayan bacakları ise haliyle kendisini taşıyamayacak kadar yorgun düşmüş ve iyiden iyiye hamlamış. Adamcağız tam da; "ulan ben ne yaptım, şimdi nasıl geri döneceğim?.." diye kaygıya kapılmışken bir de ne görsün, az ötede elinde baltası, nacağı ile bir köylü bir yük odun yapmış, onları eşeğine yüklemeye çalışıyor. Hemen köylünün yanına yanaşarak:

-"Selamınaleykûm hemşehrim, kolay gelsin" demiş.

Köylü de "Aleykümesselam!.." diyerek kendisine mukabelede bulunduktan sonra dikkatini yine işine vermiş. Adamsa devam etmiş:

-"Bu odunları şehre götüreceksin herhalde hemşehrim?.."

Köylü:

-"He ya, şehre götürüp satacağım..."

Adam:

-"Kaça satacaksın hemşehrim?..."

Köylü:

-"On liraya..."

Adam:

-"Hemşehrim, bak sana ne diyeceğim. O odunlar yerine şehre beni götür, sana aynı parayı ben vereyim. Hem ben o odunlardan daha hafif çekerim, hayvanın da çok yorulmamış olur..."

Bu teklif karşısında köylü şöyle bir düşünmüş ve adamın teklifi makul gelmiş:

-"Peki, tamam. Hadi eşeğe bin o zaman..."

3 Temmuz 2015 Cuma

Bir tilki hikayesi...

.

Arap çöllerinin birinde günlük nafakasını çıkarmak için her gün uğraşmaktan artık yorulan bir tilki, karnını doyurmanın daha kolay bir yolu olması gerektiğini epey bir zamandır düşünür dururmuş. Derken bir gün yine aç bîlaç çöllerde gezinir dururken bir vahada istirahat etmekte olan bir deve kervanına rast gelmiş. Onları uzaktan izlemeye başlamış. Dikkatli bir gözlem neticesinde, develerin bazılarının arka bacakları arasında sallanıp duran iki tane yuvarlak, parlak ve alımlı et parçasının varlığını oldukça dikkat çekici bulmuş. Zeki olduğunun da bilincinde bir hayvan olarak derhal bir durum tespiti yapmış ve kendine bir harekât planı çıkarmış. Zira, şuna kesin kanaat getirmiş ki, develerin arka bacakları arasında sallanıp duran bu iki yuvarlak top, öylesine zayıf bir bağla deveye bağlı ve develer yürüdükçe öylesine bir güçlü bir şekilde sallanıyor ki, bu kadar sallanmaya o zayıf bağ dayanmaz ve eninde sonunda mutlaka düşecektir!..

Netice olarak bundan o kadar emin olmuş ki, kervan yola düzüldüğünde onları arkadan gizlice takip etmeye karar vermiş. Demeye gerek yok, kervan bir müddet sonra yola koyulmuş, bizimki de arkasından…

24 Mart 2015 Salı

Babanız b.ku yedi!..


Eski zamanların birinde, malı mülkü, çoluğu çocuğu ile tabir yerindeyse güm güm gümüleyen çok zengin bir adam varmış. Adam aynı zamanda dinine diyanetine, hayrına hasenatına da önem veren biri olarak bilinirmiş.

Fakat ne olmuşsa, nasıl olmuşsa olmuş, bu sapasağlam adam hiç beklenmedik bir zamanda küt diye gidivermiş!..

Onu tanıyanlar, bilenler ve çoluk çocuğu başta olmak üzere herkeste bir şaşkınlık! Öyle ya, bu kadar zengin bir adam bu kadar mı ani ölür, ölüm, parası olana da mı bu kadar kolay gelir?...

Açıkça dillendirilmese de akılların derinliklerinde oluşan bu düşüncenin tesiri ile olsa gerek, çocukları babalarının bu ani ölümüyle hiç olmazsa öte tarafta iyi bir muamele ile karşılaşıp karşılaşmayacağının merakına düşmüşler. Nasıl olsa bu dünyada paranın güç yetiremeyeceği hiçbir zorluk yoktur diyerek bu meraklarını giderecek bir yol aramışlar. Derken, arayan bulur hesabı; babalarının mezarı içine bir kişilik bir yer daha açtırıp buraya bedeli mukabilinde bir fukarayı bie geceliğine yatırırız, o da ertesi günü bize babamızın hesabını nasıl verdiğini bize anlatır diye düşünerek çareyi bunda bulmuş ve harekete geçmişler. Etrafa tellallar da çıkararak durumu halka ilan etmişler.