8 Mayıs 2022 Pazar

"Şükür, gotünen gurtardık!.."


Adana'nın köylerinden birinde, bir adam vurulmuş, hastaneye yatırmışlar. 

-Doktor sormuş: "Nasıl oldu? Seni kim vurdu?" 

  "Yo' beni kimse vurmadı." 

-"Peki nasıl oldu?" 

"Toktur Beağ, sen bizim Gannı Dere'yi biliñ mi, Gannı Dereyi?" 

-"Yok, bilmem" 

İşde ordakı bahçaya getdiydim. Tüfeağı dikmeye dayadım, sıç'oturdum. 
Tüfek nicceağa ataş alırsa, beni furdu. 
Eğar iki garış öteye oturaydım, saşma göbeağamden gireceağadi. 
Şükür, götünen gurtardık." 

Hemşireler kıkır kıkır gülüşmüşler. 
Hastayı servise yatırmışlar, öteki servislerdeki hemşireleri çağırıyorlar, 
"amca nereye oturduydun, hele bir söyle."

* * *
Yani diyeceğim; siz siz olun, bundan sonra "sıç'otururken" tüfeğinizi dayayacağınız yeri iyi tayin edin. Yoksa Allah korusun, her zaman bu amca gibi şanslı olmak zor iş!


24 Ekim 2020 Cumartesi

KÖR KADI'NIN HİKAYESİ


Bu hikayeyi eskilerin çoğu bilir de, yeniler pek bilmez. O yüzden anlatayım da, iyice unutulup gitmesin. 

* * * 

Eski zamanlardan birinde, adamın biri hep doğruları söylemekle övünür, kendi gibi olmayan kim varsa, onu korkak ve çıkarcı olmakla suçlarmış. 

Bir gün bu adamı bir davada (sözüne güvenilir bir) şahit olarak mahkemeye çağırmışlar. Bu davet üzerine mahkeme salonuna giren bizim "Doğrucu Davut", bir de ne görsün; kadı efendinin bir gözü kör değil mi? Hemen kafasında vereceği selamı buna göre düzenlemiş ve girer girmez kadıya doğru dönerek ve gayet ciddi bir şekilde: 

-"Esselâmünaleyküm kör Kadı!.." diyerek kadıyı selamlamış! 

29 Eylül 2020 Salı

Aslına bakarsan muhtarlık "Değirmençi Memmed"in hakkıydı

.

Bilenler bilir ki, bu memlekette muhtarlık seçimlerini kavgasız, gürültüsüz geçiren bir köy neredeyse yok gibidir. Her seçim, büyük çekişmelere gebedir ve mutlaka bu gerilimi boşaltacak bir bahane her zaman bulunur. İşte bugünkü hikayemizin konusu da bu. Fakat anlatacağımız hadiseyi okuyunca, "kavgalı döğüşlü seçimin gözünü seveyim" demeyeceğinizden emin değilim. Neyse, uzatmadan konuya giriş yapalım ve eskilerin dediği gibi, mevzuya muttâli olalım ve ne imiş bu kadar mevzuyu hususî kılan, onu bir anlayalım.

Efendim, başta da söylediğimiz üzere, birgün yine bir köyümüzde, muhtarlık seçimlerinin giderek tehlikeli bir hâl alması sebebi ile, bölgenin jandarma komutanı seçim sistemini değiştirme kararı alıyor ve bunu muhtar adaylarına duyuruyor. Şöyle ki: 

5 Temmuz 2020 Pazar

Harama el uzatmanın cezası hemen verilir mi?


Gazelleriyle meşhur Şeyhülislam Yahya Efendi Sadrazam Kemankeş Ali Paşanın tutumunu hiç beğenmez. Bir gün divanda yalnızken kendisine nasihat ederek:

-"Rüşvet aldığınız işler kulağıma geldi, bu yolda yanıldı iseniz tövbekâr olunuz. Bir yerden haksız olarak bir şeyi koparıp almak, gönlün de, hayatın da ışığını söndüren ne kötü tufanlara yol açar" der.

Ali Paşa bu nasihate fena halde sinirlenip alaylı bir tavırla:

-"Bak şu dönen işlere ki, hep hak yiyenler dediklerimizin servet ve saltanatları var. Beri tarafta hak, hak, diye çenesini yorup duranlar ise, ya sürünecek ya dövünecek hallere düşüyorlar, bunun hikmeti nedir acaba" diye sorar,

Yahya efendi sükunetle der ki:

-"Evvel zaman içinde, meleklerden biri yeryüzüne gezmeye inince bir hayr yapmak ister. insan oğlunun elinde yol gösterecek kitabı var, ben başka bir mahlûka yol gösterici olayım diye leylekleri başına toplar. Nasihatler eder, bildiklerini açıklar, en sonunda da:

Eğer içinizin ferah, zihninizin açık, hayatınızın mutlu ve dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, ilk önce haksız olarak bir şeye uzanmaktan kaçının, öksüz ve yetim çocukların tarlalarından bir arpa tanesi bile almamaya çalışın" der.

Ulu bir çınarın tepesinde oturan bir leylek, o ana kadar yaptığı günahları düşünerek:

-"İyi ama harama uzanmanın cezası hemen verilir mi?."

diye sorar.

19 Haziran 2020 Cuma

GÂVURA SÖYLEYİN ALMANCA MAŞALLAH DESİN, HAREME DE HABER VERİN TÜTSÜ HAZIRLASINLAR

.
Mesane illetinden rahatsız olan Sultan Reşada ölümünden iki yıl evvel Almanyalı Profesör (İzrael) ameliyat yapmıştı.

Yıldız sarayında hasta döşeğinde yatan hünkârı, sadık bendesi seresvabi(esvapcıbaşı.VB) Sabit Bey, ameliyat odasına dönüştürülen salona götürdü. Padişah, Sabit Beyin omuzuna dayanarak güçlükle yürüyordu. Hekimlerle muavinleri ise yandaki salonda bekliyorlardı.

Sultan Reşat doktorlarla helâllaştıktan sonra kıbleye dönerek:

«Yarabbi! Eğer ben milletim için hayırsız ve bahtsız isem beni şu masanın üzerinden sağ kaldırma» 

dedi ve cesaret ve tevekkülle ameliyat masasına yattı.

Bu sırada Alman doktor padişahın yanına geldi. Onun şişmanlığını ve bacaklarının çarpıklığını görünce:

-«Zatı şahaneye hiç bakmamışsın. Bu ne hal?» dedi.

Padişah, yanında duran başmabeyinci Lütfi Simavi Beye ne söylediğini sordu. Lütfi Simavi müşkül vaziyette kaldı. Fakat bir saniyede kendisini toplayarak cevap verdi:

24 Mayıs 2020 Pazar

"Anayın istediği halı bu mu avradını.....min oğlu.?!!.."


Hikayeyi nakleden, Osmaniye'nin Bahçe köyünden Ahmet Bozdoğan. Hikaye şu:

"60'ların sonu. Bizim köyden bir Ahrazınoğlu Abdullah, bir de babamın teyzesinin oğlu olan Hakkı Osman vardı. Bu ikisi bir zamanlar Kişioğlu Pasajı'nın güney girişinde bulunan Camlı Kahve'de otururken omuzunda halıyla bir halı satıcısı içeri giriyor. Adam "halı 50 lira" diyerek masaların arasında gezerken, bu Ahrazınoğlu Abdullah 'nasıl olsa satmaz' düşüncesiyle, "5 lira veririm halına!." diye bir laf atıyor halıcıya. Halıcı getirip de gürp diye halıyı masaya atıp, " Peki, aha al! 5 liraya verdim gitti!." demez mi?..

Bizimkinin gözü kip kip etmeye başlıyor, çünkü cebinde değil 5 lira, 1 lirası bile yok!

Durumu yakından takip eden Hakkı Osman, bakıyor ki Ahrazınoğlu işin içinden çıkacak gibi değil, derhal hadiseye el koyarak

18 Mayıs 2020 Pazartesi

O TETİĞİ ÇEKMEK İÇİN ON İKİ MANDA LAZIMDIR !..


Çengeloğlu Tahir paşa İzmir Valisi iken redif askerlerinin ayaklandıkları ve silâhlı olarak hükumet konağına doğru gelmekte oldukları kendisine haber verildi.

Tahir paşa hemen apoletlerini ve Sultan Mahmut'un hediye ettiği kılıcı taktıktan sonra divan efendiliği yapan meşhur Türk şairi Galip paşa ile birkaç kavas alarak âsilere doğru gitti.

Kendilerine yaklaşınca:

-"Siz Çengeloğlu'nu öldü mü sanıyorsunuz!."

nârasını savurmakla beraber içlerine atını sürdü. Maiyetine de "Bre yürün! Tutun!." emrini verdi

Çengeloğlu'nun bu baskın tarzındaki hareketi ötekileri şaşırttı. Cemiyet, içlerinden bir kısmı silâhlarını atmak ve kaçmak suretiyle o anda dağıldı. Ele geçen bir kaçının da icabına bakıldı. Divan efendisi muvaffakatinden ve gaileyi pek kolay defetmesinden dolayı tebrik ettiği sırada âsilerin içine girivermek, görünür kazalardan olmakla ihtiyata uygun olmadığını söyledi. Tahir paşa

-"E niçin?!." diye sordu.

Galip paşanın da:

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Yeter ki, Cenâb-ı Allah vermeyi dilesin!

.

Adamın biri şuraya buraya bir hayli borçlanmış. Ödemekten âciz kalmış: “Ayasofya’nın top kandili altında kırk sabah namazı kılarsan borcundan kurtulursun!.” diyerek, buna akıl vermişler. Adamcağız da cânı gönülden kabul ederek otuz dokuz sabah Ayasofya’da top kandilin altında sabah namazı kılmış.

Kırkıncı sabah aşk ve muhabbetle daha ortalık karanlık iken acele sokağa çıkmış, câmiye koşa koşa giderken bir adama çarpmış, başından külâhı yere düşmüş, eğilip aldıktan sonra doğruca camiye varmış, top kandilin altına gidip sabah namazını kılmaya başlamış. Namazdan sonra oturup Cenabı Hak'kın ihsânını beklemeye başlamış.

Câmiin içinde ne kadar insan varsa adamcağızın yanına gelip ona kese kese olup para vermişler, Kısa bir süre sonra adamcağızın önünde bir hayli akçe yığıla kalmış!. Nihayet yanına caminin imamı yaklaşarak:

7 Ekim 2019 Pazartesi

"İki gaşının arası dedim, çöktüm teltiğe..."



Yerel deyişi ile "Sülemen emmi", doğru söylenişi ile "Süleyman amca", Osmaniye'nin Dereobası köyünde, eskilerde yaşamış bir avcı. Birazdan anlatacağımız hikaye ise, günümüzden bir asır önce ve hatta daha fazla bir zaman önce onun başından geçmiş bir hadise. Onun anlattığı bu hikayeyi, onun ağzından dinleyen kişi merhum Nihat Sezgin; onun ağzından dinleyip de şimdi size aktaracak olan da elbette bendeniz. Ve şimdi geçelim hikayemize:

Efendim, rahmetlinin anlatışına göre hikaye 1800'lü yılların sonlarına doğru bir zamana ait. Sülemen emmi genç bir delikanlı ve elinde de kendi deyişi ile "canavar gibi bir tüenk(tüfek)" var. Onun "canavar gibi" dediği tüfek ise "dolma tüfek" tabir edilen, barutu namlu ağzından koyulan, sonra bir parça çaputla sıkıştırılan barut üzerine kurşun/saçma konularak, üzerine tekrar tüfeğe özel bir çubukla çaput "depilerek" sıkıştırılan ve ancak bu şekilde atışa hazır hale gelebilen bir tüfek!. (Bu arada barutu ateşleyecek kapsülü de tüfeğin horozu ile barut arasına yerleştirmeyi unutmayacaksınız bittabi...)

Neyse, işte Sülemen emmi, bu tüfek elinde oldukça hiçbir şeyden korkmadan ormanlara dalabiliyor ve en vahşi hayvanların peşine düşebiliyor! Ve işte yine bir gün elinde "tüengi", Zorkun yolu üzerinde bulunan ve "Allah Allah Deresi" adı ile maruf sık ağaçlı o derenin dibinde geziniyor ve diyor ki:

8 Ağustos 2019 Perşembe

Neyzen Tevfik'den ibretlik cevap


Neyzen Tevfik merhumun, içkiye, içmeye düşkün olduğunu ve bunun için de avamın devam ettiği salaş ve izbe mekânları tercih ettiğini hemen herkes bilir.

Yalnız şunu da bilmeli ki, aynı zamanda, İzmir Mevlevihanesinde yetişmiş bir Mevlevidir de o.

Merhum işte yine bir gün, sırtında ney torbası ile meyhanenin birine dalmış, müsait bulduğu bir yere çökmüş, etrafı seyrediyor.

Bir de bakıyor ki, yan masalardan birinde iki kişi hem içiyor, hem de dini meselelere dair konulara yorumlar getiriyorlar.

(Pek çoğumuz hem ummayız, hem bilmeyiz ama dini meselelerin en çok tartışıldığı mekânların başında meyhanelerin ön sıralarda yer aldığı araştırmalarla sabittir. Neyse, devam edelim…) 

Neyzen bunlara bir müddet kulak kesiliyor ve sonra da konuya müdahil olma gereği duyarak ve “şimdi söz bende” dercesine elini kaldırarak:

-“Orada durun bakalım! Deminden beri sizi dinliyorum, fakat yanlış şeyler konuşuyorsunuz. Demin dediğiniz meselenin aslı o değil, budur. Filanca zatın o sözü söylemesindeki hikmet şudur. O şöyledir, bu böyledir”

diyor ve konulara öyle yerlerinden giriyor, öyle yerlerinden çıkıyor ki, sadece muhatapların değil, ister istemez konuya kulak misafiri olan diğerler dinleyicilerin de hayranlıktan ağızları açık kalıyor!


17 Mayıs 2019 Cuma

Avcılık ve "Atıcılık" konusunda Stalin'in bu kadar iyi olduğunu ben de yeni duydum

.
Anı ve biyografi kitaplarını okumanın en hoş yanı nedir deseniz, tarihe mal olmuş kişileri okuyucuya "gayr-ı resmî" yüzleri ile de tanıtmalarıdır derim. Tıpkı size alıntılayarak aşağıda aktaracağım Kruşçev'in hatıralarında yer alan şu bölüm gibi:

"(..)Bu sonsuz ve can sıkıcı yemekler süresince, Stalin, hikâyeler anlatarak bizi ağırlardı. İşte Stalin’in anlattığı hikâyelere bir örnek daha:

“Bir gün kış günü, tüfeğimi alıp Yenisey Nehrini kayakla geçerek avlanmaya çıkmıştım. Oniki verst (sekiz mil) kadar gittikten sonra bir ağaç dalına konmuş keklikler görmüştüm. Doğrusunu söylemek gerekirse onların keklik olduğunu bilmiyordum. Ben bunları daha önce de avlamıştım, ama, daha çok otlar arasında bulunduklarını sanıyordum.

Neyse, yaşayan öğrenir demişler. Yakına gelince ateşe başladım. Ağaçta yirmi dört kuş, tüfeğimde de on iki kurşun vardı. On ikisini öldürdüm. Gerisi kımıldamadan dalda oturuyorlardı. Kurşun almak için dönmeye karar verdim. Gittim, yeni kurşun aldım, döndüm. Kuşlar hâlâ yerlerinde duruyorlardı."  Ben sözünü kesip;

-"Ne demek istiyorsun, hâlâ orada oturuyorlardı demekle?” diye sordum.

7 Ağustos 2018 Salı

İstanbul'da bir Camii ve onun ilginç hikayesi



Osmanlı döneminde "Dersaadet", yani "Saadet/Mutluluk Kapısı" olarak anılan İstanbul, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildikten sonra malûm, yüzlerce güzel mimari eserle ve bilhassa da emsali az bulunur güzellikte camilerle tezyin edilmiş/süslenmiş, dünyaca ünlü bir şehrimizdir. Bu şehrimize dair çok sayıda efsane ve hikayenin var olduğu ise bilenlerin malûmdur. İşte şimdi anlatacağımız hikaye de bunlardan biridir ve Evliya Çelebi tarafından bizlere aktarılmıştır.

Şöyle ki:

İstanbul'un Fatih semtinde yer alan bu Cami, IV. Murad'ın Sadâret Kaymakamı ve Sad­râzamı Hafız Ahmed Paşa tarafından H.1004/M.1595 yılında Medrese, türbe, Dârü'l-Kurra ve Sebille birlikte külliye şeklinde yaptırılmıştır.

19 Temmuz 2018 Perşembe

O.spunun tren görmüşü!



Efendim, daha önce de "Gâvurun Oymağı" başlığı ile yayınladığımız bir hikayede de anlatmıştık ki, 1900'lü yılların başında, biz daha henüz Osmanlı tebaası iken, adına tren denilen vasıta hayatımıza girmiş idi.

Hayatımıza giren her yeni eşya gibi o da halkımızda merak uyandırmış, görenlerin görmeyenlere amiyane tabir ile hava basmasına imkân sağlamıştır. Yalnız şurası da unutulmasın ki, bu icat, aynı zamanda "gâvur icadı" olması sebebi ile, onu görmenin kişiyi bozma ihtimali de yok değildir.

Bunları şunun için yazıyorum ki, bunun sebebi, geçenlerde bulmak için epey çabaladığım "Hayata Gülümse" başlığı ile 2008 yılında Zeki Akdoğan ve İsmail Temel adlı iki emekli öğretmenimizin yayınladığı ve içinde Osmaniye ve çevresinden derlenmiş müstehçen hikayelerin yer aldığı bu ilginç kitapta rastladığım bir hikayeyi sizlerle paylaşmak içindir.

Durumun arka planı yukarıda anlatmaya çalıştığım şekilde olunca, hikayenin tadına daha iyi varılır.

Şimdi gelelim mevzuya:

1 Haziran 2018 Cuma

Tanrı'nın bir acaip işi...



Evliya Çelebi malûm, 1600'lü yıllarda Osmanlı teba'ası altında yaşamış bir Türk seyyahı, gezgini..
Bu seyahatleri esnasında kayda geçirdiği notları, daha sonra kitaplaştırılmış ve bu notlar o devire ait memleketin dört bir yanından haberler veren önemli tarih kaynakçası olmuş durumda.

Bendeniz de geçenlerde onun bu kitaplaştırılmış bu notlarını karıştırırken ilginç bir hikayeye denk geldim ve sizlerin de dikkatini çekebileceğini düşünerek, bunu siz kıymetli okurlarımla paylaşmak istedim. Yani diyeceğim o ki, ben de Evliya Çelebi'nin yalancısıyım ve de dileğim o ki, inşallah okuduğunuza değer.

Öyle ise haydi başlayalım ve sözü kendisine bırakalım:

Tanrı'nın bir acaip işi:

12 Eylül 2017 Salı

Derdim çoktur, hangisine yanayım

.

Bugün sizlere anlatacağım hikaye, yaşanmış bir hikayedir.

Adam, yılların tapu müdürü.
Bir gün nasıl oluyorsa şeytana uyuyor ve büyük bir menfaat karşılığı, bir tapu işleminde yolsuzluğa tevessül ediyor. Ediyor ama çok sürmeden de kolluk kuvvetleri tarafından suçüstü yakalanıyor ve konu mahkemeye intikal ediyor. Suç büyük, dolayısı ile cezası da büyük! Durumu inceleyen müdürün avukatı cezadan kurtulmanın tek çaresi olarak, müvekkiline cezasının kendisine ancak “deli raporu” alabilirlerse hapise girmekten kurtulabileceğini söylüyor. O da, “hiç yoktan iyidir” diye düşünerek avukatın bu önerisini kabul ediyor.

Sözü uzatmayalım, bunun için gerekli girişimlerde bulunuluyor ve müdür de cezaevine gitmek yerine, deli olup olmadığının tespiti için bir akıl hastanesine sevk ediliyor. Bu durumu bir “ehven-i şer”(kötünün iyisi) olarak gören müdürün içi de böylece bir nebze olsun ferahlamış oluyor. Oluyor olmasına ama, çok geçmeden akıl hastanesinin cezaevinden bile kötü bir yer olduğunu anlaması da çok uzun sürmüyor!

21 Temmuz 2017 Cuma

Bir Harun Reşit hikayesi daha...




Bugün sizlere anlatmayı epeydir ertelediğim Halife Harun Reşit'e ait bir hikaye daha anlatacağım. Erteledim zira, konu ile ilgili isimlere dair biraz daha bilgiye ihtiyaç vardı ama maalesef ki bu, bugüne kadar mümkün olmadı. Ben de bugün aklımda kaldığı kadarı ile anlatmaya karar verdim. Hikaye şöyle:

Harun Reşit Halife olduğu zaman, tebaasından bir kabilenin, (tıpkı kendinden evvelkilere de olduğu gibi)  halifeliğe biat etmemekte direndiği haberini alıyor. Bu durumu kabullenmesi de mümkün olmadığından, gidip bu kabilenin önde gelenleri ile görüşmeye karar veriyor. Uzatmayalım, gidip onlarla görüştüğünde, durumun şuradan kaynaklandığını görüyor:

Bu kabilenin önderi olan zat, o tarihten 90-100 yıl önce, o zamanki idare tarafından idam edilerek cezalandırılmış. Üstelik, mezarının yeri bile belirsiz olacak şekilde adamın cesedini gizlice gömdürülmüş! İşte bu sebepten, o kabile o gündür, bu gündür idareye küsmüş ve idareye karşı sürekli bir isyan hali içinde bulunmuş.

Durumun bu merkezde olduğunu öğrenen Harun Reşit ise, o kabilenin önde gelenlerine şöyle bir teklifte bulunmuş:

7 Şubat 2017 Salı

Kaymakamın darp edilmesi hadisesi


Her şehrin, her kasabanın ve hatta her köyün kendi tarihine geçecek kadar önemli sayılmış kimi hadiseler vardır. Bu hadiseler bir kaç nesil boyunca anlatılır ama bir çoğu da ondan sonra unutulur. Bugün anlatacağımız hikaye de, işte bir dönem çok konuşulmuş "memleket hikayeleri"nden biri.

Olay, o kadar hoşa gitmiş olacak ki, bir çok kişi failinin kendisi olduğu konusunda çok ısrarcı olup, hikayeyi, kendini merkeze koyarak anlatmaya kalkmış ve kendisine bir pay çıkarmaya çalışmış ise de, olayın tamamına vakıf olamadığı için dinleyenler kısa sürede anlattıklarının atmasyondan ibaret olduğunu anlamakta gecikmemişlerdir.

Efendim, meseleyi ilk kaynaktan nakletmenin verdiği eminlik içinde anlatacak olursak, işin aslı şu:

Zaman, 1945'i 1946'ya bağlayan kış mevsimi. O yıllar, memlekette tek parti iktidarının hüküm sürdüğü zamanlar. Osmaniye'de kaymakamlık yapmakta olan (ismi bizde saklı olan) şahıs hakkında ise halktan çok şikayet var.

Şöyle ki: Bu zat, o tarihlerde bekâr ve de içmeye gündüzden başlayanlardan. Çarşıya pazara çıkarken de genellikle "kafası iyi vaziyette" olduğundan, etrafta rast geldiği kadına kıza sarkmakta pek bir beis görmüyor. Tabii, bu rahatlığında, oradaki en büyük mülkî amir olmasının payı da elbette ki büyük!..

İşte onun bu pervasızlığı, giderek ahaliyi rahatsız etmeye başlıyor! Öyle ya, nasıl etmesin? "Bugün senin karına kızına, yarın benim karıma kızıma" misali...  

19 Ocak 2017 Perşembe

Cebel-i Bereket mebusu İhsan Eryavuz'un kaleminden Osmaniye

.
Bu hatıratı yazmaya başlamadan evvel kısa bir hatırlatmada bulunalım: İhsan Eryavuz (nam-ı diğer Topçu İhsan) Türkiye Cumhuriyet'inin ilk ve son Denizcilik Bakanı, Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat ve Terakki'nin önemli isimlerinden biridir. Kurtuluş savaşımız sürerken Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi'ne Cebel-i Bereket Osmaniye milletvekili olarak seçilmiş vatanperver biz zattır. Hatıratından anladığımıza göre, daha önce 1908 yılında görev icabı uğradığı Osmaniye'ye 1922 yılında milletvekili olarak gelmiş ve burada bir süreliğine misafir olmuştur.

Ben de hatıratın Osmaniye'yi ilgilendiren bu kısmına, Kamil Maman Bey'in zahmetli bir çalışma ile kültür hayatımıza kazandırdığı "KARA DEFTER" ismi ile 2014 yılında yayınlanan kitabında rastladım. Ve şimdi yakın tarihimize ışık tutacağına hiç şüphe olmayan bu eserin o kısmını burada sizlere aktarıyorum:

"Cebel-i Bereket'e (evvelce de arz ettiğim vechile) 26'da (Miladî 1908, VB) bir kere daha gitmiştim. Bu sefer (1922, VB) mebusları sıfatıyla oraya ulaşıyordum. Adana'dan bindiğimiz tren birkaç saat sonra Toprakkale'ye ulaştı. Mebuslarının geleceğini haber alan mahallî eşrafından bir kısım [halk] beni karşılamak için Toprakkale İstasyonu'na gelmişlerdi. Birlikte tren ile Cebel-i Bereket'in merkezi olan Osmaniye İstasyonu'na geldik. İstasyonda ahali ve eşraftan kalabalık bir halk tarafından karşılanıyorduk. Bunların arasında benim 26'daki ziyaretimde tanıştığımız bir iki zat da görülüyordu. İstasyon kasabaya bir çeyrek yahut yirmi dakika sürer. Etrafına ağaç fidanları dikilmiş (ve fakat bakımsızlık ve muhafaza edilememek yüzünden bu fidanlardan birçoğu kurumuş ve kırılmış) bir yolu (benim için istasyona getirilen faytona ahaliye hürmeten binmeyerek) halk ile birlikte yaya yürüyerek kasabaya dahil olduk.

31 Aralık 2015 Perşembe

Hani benim odunum?

Bizim buralarda bir söz vardır, derler ki: "Dağ adamı, hasta eder sağ adamı!.." Bugün anlatacağımız hikaye de aslında hem bu sözün, hem de değişik çalışan-aslında çalışmayan-bir mantığın altını çiziyor.

Hikaye şu ki, şehirlinin biri bir gün tatilini dağlarda, yaylalarda geçirmek istemiş. Hava da güzel olunca şöyle ormana doğru bir yürüyeyim demiş. Ora senin, bura benim derken bir de bakmış ki orman içinde bir hayli yol katetmiş. Bu kadar yol yürümeye alışkın olmayan bacakları ise haliyle kendisini taşıyamayacak kadar yorgun düşmüş ve iyiden iyiye hamlamış. Adamcağız tam da; "ulan ben ne yaptım, şimdi nasıl geri döneceğim?.." diye kaygıya kapılmışken bir de ne görsün, az ötede elinde baltası, nacağı ile bir köylü bir yük odun yapmış, onları eşeğine yüklemeye çalışıyor. Hemen köylünün yanına yanaşarak:

-"Selamınaleykûm hemşehrim, kolay gelsin" demiş.

Köylü de "Aleykümesselam!.." diyerek kendisine mukabelede bulunduktan sonra dikkatini yine işine vermiş. Adamsa devam etmiş:

-"Bu odunları şehre götüreceksin herhalde hemşehrim?.."

Köylü:

-"He ya, şehre götürüp satacağım..."

Adam:

-"Kaça satacaksın hemşehrim?..."

Köylü:

-"On liraya..."

Adam:

-"Hemşehrim, bak sana ne diyeceğim. O odunlar yerine şehre beni götür, sana aynı parayı ben vereyim. Hem ben o odunlardan daha hafif çekerim, hayvanın da çok yorulmamış olur..."

Bu teklif karşısında köylü şöyle bir düşünmüş ve adamın teklifi makul gelmiş:

-"Peki, tamam. Hadi eşeğe bin o zaman..."

3 Temmuz 2015 Cuma

Bir tilki hikayesi...

.

Arap çöllerinin birinde günlük nafakasını çıkarmak için her gün uğraşmaktan artık yorulan bir tilki, karnını doyurmanın daha kolay bir yolu olması gerektiğini epey bir zamandır düşünür dururmuş. Derken bir gün yine aç bîlaç çöllerde gezinir dururken bir vahada istirahat etmekte olan bir deve kervanına rast gelmiş. Onları uzaktan izlemeye başlamış. Dikkatli bir gözlem neticesinde, develerin bazılarının arka bacakları arasında sallanıp duran iki tane yuvarlak, parlak ve alımlı et parçasının varlığını oldukça dikkat çekici bulmuş. Zeki olduğunun da bilincinde bir hayvan olarak derhal bir durum tespiti yapmış ve kendine bir harekât planı çıkarmış. Zira, şuna kesin kanaat getirmiş ki, develerin arka bacakları arasında sallanıp duran bu iki yuvarlak top, öylesine zayıf bir bağla deveye bağlı ve develer yürüdükçe öylesine bir güçlü bir şekilde sallanıyor ki, bu kadar sallanmaya o zayıf bağ dayanmaz ve eninde sonunda mutlaka düşecektir!..

Netice olarak bundan o kadar emin olmuş ki, kervan yola düzüldüğünde onları arkadan gizlice takip etmeye karar vermiş. Demeye gerek yok, kervan bir müddet sonra yola koyulmuş, bizimki de arkasından…