Urfa Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Urfa Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul'dan artist mi getirteydim?!..

Farkındayım, güzel Şanlı Urfa'mızı epeydir ihmal ettim. Bugün anlatacağımız küçük bir hikaye, dilerim bu ihmalimizi biraz olsun telafi eder. Hikayemizin konusu, bir "kız isteme" esnasında iki taraf arasında geçen ilginç diyalogları içeriyor. Hadi, uzatmadan mevzuya girelim:

Efendim, damat adayımızın babası Urfa'nın sevilen sayılan iş adamlarından biri. Her şeyi yerli yerinde, bir tek kusuru varsa o da, çok "çirkin" bir adam olması. Bunun dışında, kimsenin kendisi hakkında diyebileceği kötü bir şey yok. Böyle bir adam yani... Damat adayı oğul da her yönü ile aynen babası gibi, ona da bulunabilecek tek kusur varsa, o da babası gibi "çirkin" bir adam. Bunun dışında ona da kimse bir şey diyemez.

28 Kasım 2010 Pazar

Urfa'nın üç kısım milleti

Daha önceki hikayelerimizde Şanlı Urfa'mızla olan bağlantımızı izah etmeye çalışmıştık. İşte, yine o mutad Urfa ziyaretlerimizden birinde, her neye ise öfkelenmiş yaşlı bir Urfalı amcamız, o öfke anında şöyle söylemişti:

24 Ekim 2010 Pazar

Allah herkese hakkında "hayırlısını" versin. Amin!

Adam İstanbul'dan Urfa'ya yük sarmış, yanında da muavini, düşmüşler yola, ağır ağır gidiyorlar. Hava sıcak, yol uzun. Bundan mütevellit şalvarın altına da bir şey giymemiş haliyle! Kamyon sarsılıp sallanıyor, bunlar da kamyonla beraber sarsılıp sallanıyor tabii...Böyle böyle derken geceyarısı Toroslara ulaşıyorlar. Hava serinliyor, bu sallanmalar da giderek "usta"da tuhaf(!) tesirler göstermeye başlıyor! Kafayı şöyle sağına çevirip bakıyor, muavini kıvrılmış yatıyor. Derin bir nefes alıyor, arkasından da hemen içinden bir "tövbe" çekiyor! Biraz sonra kafayı bir daha çeviriyor, arkasından bir tövbe daha! Bir daha, bir daha derken, dayanamayıp kamyonu sağa çekiyor ve muavine yanaşıyor! Aman usta, yaman usta! Ama yalvarmak yakarmak nafile, ustanın gözü dönmüş bir kere... Derken, olan oluyor, biten bitiyor... Ustanın "hersi" (hırsı) enmiş (inmiş) amma pişman mı pişman! "Hay nalet olaydı şeytan senin kör gözüne!" diyor da başka bir şey demiyor ama bir kere olan olmuş! Bu sefer de muavin başlıyor mu ağlamaya! Hadi de buyur, işte bu olmaz! Bu, böyle devam ederse Urfa'ya vardığında herkese söyler, usta cümle aleme rezil olur! Öyleyse bir şeyler yapmalı!

18 Ekim 2010 Pazartesi

"Yapisek nizamiyede mi yapiik"

Bugün yine Urfa'dayız. İsmini burada vermeyeyim. Adam, Urfa'nın tanınmış esnaflarından. Tanınmasında, esnaflığı kadar "oğlançı"lığının da katkısı var. Belki de, esasen bu kadar tanınmasında bu yönü daha ağır basıyordur, onu bilemem. Üstte evi, altta iş yeri var. Bir hayli de bekâr gezmiş ama neyse sonunda evlenmiş. Bir iki haftadan sonra, bir pazar günü, eşine: "Hadi, istersen baban evine git, onları bir ziyaret et, istersen bir kaç gün de kalabilirsin!" diyor. Kadıncağız da, kocasının bu "anlayışlılığından" çok mutlu, baba evinin yolunu tutuyor. Tabi adam doğruca çarşıya iniyor. Çünkü, o gün askerlerin izin günü ve çarşı asker dolu. "Kısmetini" arayacak ya hesapta! Nasıl her millette, her türden adam çıkmasında şaşılacak bir şey yoksa, askerlik yapanların içinden de her çeşit insana rastlamak mümkün. Bunlar herhalde birbirlerini gözlerinden tanıyor olmalılar ki, adam onca askerin içinden böyle birini araya taraya buluyor. Evi de müsait nasılsa! Beraberce eve geliyorlar.

15 Ekim 2010 Cuma

"Yemiye mi isdiiysin, yoksa...."

Efendim, asker arkadaşım vasıtası ile Şanlı Urfa'yı ve Urfa'nın güzel insanlarını tanıma fırsatı buldum. Halen de zaman zaman ziyaretine gider, her gittiğimde de "taze" hikayeler dinlerim. İşte bunlardan biri:


Eski ağalardan birinin oğlu, şehirde bir lokanta açmış, tavuk kızartıyor. Hani, o vitrine koyulan kızartma makinaları vardır ya, piliçleri döndere döndere pişirir, işte o türden bir tavuk lokantası. Bir gün, poşulu, şalvarlı bir müşteri, önce dışardan tavuklara şöyle bir bakıyor, sonra ağır ağır içeri giriyor. Şöyle bir içeriyi kolaçan ettikten sonra kafası ile vitrindeki tavukları işaret ederek soruyor:

12 Ekim 2010 Salı

"Amiya pıh de!"

Olay, Birecik taraflarında geçiyor. Yaşlı bir adam, bir çocuğu, çukulata, şeker ve parayla kandırıyor, elinden tutup bir mağaraya götürüyor. Mağara, oldukça büyük ve karanlık. Çocuk, mağarayı görünce "ami"nin (emminin) niyetini derhal seziyor ve elinden kurtulup kaçıyor, mağaranın bir köşesine saklanıveriyor. Emmi, çocuğu elinden kaçırmanın öfkesiyle, bir sağa, bir sola zorlatıyor ama nafile! Mağara karanlık, gözleri de zaten iyi görmüyor...Ne yapsın, orta yere duruyor, bir taraftan eliyle şalvarın cebindeki bozuk paraları şıngırdatırken, bir taraftan da çocuğa en yumuşak sesiyle şöyle seslenmeye başlıyor: "Oliiim! Pora var, çikolata var, şeker var. Hadi, amiya pıh de!"

Çocuk da, Allahtan ki, "PIH" demiyor da, paçayı kurtarıyor yani...

...