Tarihi Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihi Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2020 Pazar

Harama el uzatmanın cezası hemen verilir mi?


Gazelleriyle meşhur Şeyhülislam Yahya Efendi Sadrazam Kemankeş Ali Paşanın tutumunu hiç beğenmez. Bir gün divanda yalnızken kendisine nasihat ederek:

-"Rüşvet aldığınız işler kulağıma geldi, bu yolda yanıldı iseniz tövbekâr olunuz. Bir yerden haksız olarak bir şeyi koparıp almak, gönlün de, hayatın da ışığını söndüren ne kötü tufanlara yol açar" der.

Ali Paşa bu nasihate fena halde sinirlenip alaylı bir tavırla:

-"Bak şu dönen işlere ki, hep hak yiyenler dediklerimizin servet ve saltanatları var. Beri tarafta hak, hak, diye çenesini yorup duranlar ise, ya sürünecek ya dövünecek hallere düşüyorlar, bunun hikmeti nedir acaba" diye sorar,

Yahya efendi sükunetle der ki:

-"Evvel zaman içinde, meleklerden biri yeryüzüne gezmeye inince bir hayr yapmak ister. insan oğlunun elinde yol gösterecek kitabı var, ben başka bir mahlûka yol gösterici olayım diye leylekleri başına toplar. Nasihatler eder, bildiklerini açıklar, en sonunda da:

Eğer içinizin ferah, zihninizin açık, hayatınızın mutlu ve dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, ilk önce haksız olarak bir şeye uzanmaktan kaçının, öksüz ve yetim çocukların tarlalarından bir arpa tanesi bile almamaya çalışın" der.

Ulu bir çınarın tepesinde oturan bir leylek, o ana kadar yaptığı günahları düşünerek:

-"İyi ama harama uzanmanın cezası hemen verilir mi?."

diye sorar.

19 Haziran 2020 Cuma

GÂVURA SÖYLEYİN ALMANCA MAŞALLAH DESİN, HAREME DE HABER VERİN TÜTSÜ HAZIRLASINLAR

.
Mesane illetinden rahatsız olan Sultan Reşada ölümünden iki yıl evvel Almanyalı Profesör (İzrael) ameliyat yapmıştı.

Yıldız sarayında hasta döşeğinde yatan hünkârı, sadık bendesi seresvabi(esvapcıbaşı.VB) Sabit Bey, ameliyat odasına dönüştürülen salona götürdü. Padişah, Sabit Beyin omuzuna dayanarak güçlükle yürüyordu. Hekimlerle muavinleri ise yandaki salonda bekliyorlardı.

Sultan Reşat doktorlarla helâllaştıktan sonra kıbleye dönerek:

«Yarabbi! Eğer ben milletim için hayırsız ve bahtsız isem beni şu masanın üzerinden sağ kaldırma» 

dedi ve cesaret ve tevekkülle ameliyat masasına yattı.

Bu sırada Alman doktor padişahın yanına geldi. Onun şişmanlığını ve bacaklarının çarpıklığını görünce:

-«Zatı şahaneye hiç bakmamışsın. Bu ne hal?» dedi.

Padişah, yanında duran başmabeyinci Lütfi Simavi Beye ne söylediğini sordu. Lütfi Simavi müşkül vaziyette kaldı. Fakat bir saniyede kendisini toplayarak cevap verdi:

18 Mayıs 2020 Pazartesi

O TETİĞİ ÇEKMEK İÇİN ON İKİ MANDA LAZIMDIR !..


Çengeloğlu Tahir paşa İzmir Valisi iken redif askerlerinin ayaklandıkları ve silâhlı olarak hükumet konağına doğru gelmekte oldukları kendisine haber verildi.

Tahir paşa hemen apoletlerini ve Sultan Mahmut'un hediye ettiği kılıcı taktıktan sonra divan efendiliği yapan meşhur Türk şairi Galip paşa ile birkaç kavas alarak âsilere doğru gitti.

Kendilerine yaklaşınca:

-"Siz Çengeloğlu'nu öldü mü sanıyorsunuz!."

nârasını savurmakla beraber içlerine atını sürdü. Maiyetine de "Bre yürün! Tutun!." emrini verdi

Çengeloğlu'nun bu baskın tarzındaki hareketi ötekileri şaşırttı. Cemiyet, içlerinden bir kısmı silâhlarını atmak ve kaçmak suretiyle o anda dağıldı. Ele geçen bir kaçının da icabına bakıldı. Divan efendisi muvaffakatinden ve gaileyi pek kolay defetmesinden dolayı tebrik ettiği sırada âsilerin içine girivermek, görünür kazalardan olmakla ihtiyata uygun olmadığını söyledi. Tahir paşa

-"E niçin?!." diye sordu.

Galip paşanın da:

7 Ağustos 2018 Salı

İstanbul'da bir Camii ve onun ilginç hikayesi



Osmanlı döneminde "Dersaadet", yani "Saadet/Mutluluk Kapısı" olarak anılan İstanbul, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildikten sonra malûm, yüzlerce güzel mimari eserle ve bilhassa da emsali az bulunur güzellikte camilerle tezyin edilmiş/süslenmiş, dünyaca ünlü bir şehrimizdir. Bu şehrimize dair çok sayıda efsane ve hikayenin var olduğu ise bilenlerin malûmdur. İşte şimdi anlatacağımız hikaye de bunlardan biridir ve Evliya Çelebi tarafından bizlere aktarılmıştır.

Şöyle ki:

İstanbul'un Fatih semtinde yer alan bu Cami, IV. Murad'ın Sadâret Kaymakamı ve Sad­râzamı Hafız Ahmed Paşa tarafından H.1004/M.1595 yılında Medrese, türbe, Dârü'l-Kurra ve Sebille birlikte külliye şeklinde yaptırılmıştır.

1 Haziran 2018 Cuma

Tanrı'nın bir acaip işi...



Evliya Çelebi malûm, 1600'lü yıllarda Osmanlı teba'ası altında yaşamış bir Türk seyyahı, gezgini..
Bu seyahatleri esnasında kayda geçirdiği notları, daha sonra kitaplaştırılmış ve bu notlar o devire ait memleketin dört bir yanından haberler veren önemli tarih kaynakçası olmuş durumda.

Bendeniz de geçenlerde onun bu kitaplaştırılmış bu notlarını karıştırırken ilginç bir hikayeye denk geldim ve sizlerin de dikkatini çekebileceğini düşünerek, bunu siz kıymetli okurlarımla paylaşmak istedim. Yani diyeceğim o ki, ben de Evliya Çelebi'nin yalancısıyım ve de dileğim o ki, inşallah okuduğunuza değer.

Öyle ise haydi başlayalım ve sözü kendisine bırakalım:

Tanrı'nın bir acaip işi:

21 Temmuz 2017 Cuma

Bir Harun Reşit hikayesi daha...




Bugün sizlere anlatmayı epeydir ertelediğim Halife Harun Reşit'e ait bir hikaye daha anlatacağım. Erteledim zira, konu ile ilgili isimlere dair biraz daha bilgiye ihtiyaç vardı ama maalesef ki bu, bugüne kadar mümkün olmadı. Ben de bugün aklımda kaldığı kadarı ile anlatmaya karar verdim. Hikaye şöyle:

Harun Reşit Halife olduğu zaman, tebaasından bir kabilenin, (tıpkı kendinden evvelkilere de olduğu gibi)  halifeliğe biat etmemekte direndiği haberini alıyor. Bu durumu kabullenmesi de mümkün olmadığından, gidip bu kabilenin önde gelenleri ile görüşmeye karar veriyor. Uzatmayalım, gidip onlarla görüştüğünde, durumun şuradan kaynaklandığını görüyor:

Bu kabilenin önderi olan zat, o tarihten 90-100 yıl önce, o zamanki idare tarafından idam edilerek cezalandırılmış. Üstelik, mezarının yeri bile belirsiz olacak şekilde adamın cesedini gizlice gömdürülmüş! İşte bu sebepten, o kabile o gündür, bu gündür idareye küsmüş ve idareye karşı sürekli bir isyan hali içinde bulunmuş.

Durumun bu merkezde olduğunu öğrenen Harun Reşit ise, o kabilenin önde gelenlerine şöyle bir teklifte bulunmuş:

28 Ekim 2014 Salı

Eskilerden bir rüşvet hikayesi


Efendim, demeye gerek yok; bu rüşvet işi ile alakalı geçmişimiz çok eski tarihlere kadar gider. Aslına bakarsanız, bu iş bir toplum hastalığıdır ve sadece bizim milletimize de mahsus değildir. Bu iş, aynı zamanda hemen hemen diğer bütün milletlere de tebelleş olmuş, insanlığın en eski bir musibetidir de... 

Şurası da muhakkak ki, bu pis iş, mahiyeti gereği gizli saklı yürüdüğünden, alandan da verenden de zekâ ve maharet talep eder. Şeytanî işlere biraz daha fazla yatkın olduğumuzdan mıdır nedir, bizim halk literatürümüzde de bu fena işe dair bir çok hikaye mevcuttur. 

Fakat işin daha da garibi, bu hikayelerden bir çoğunun adına o zamanlar "Kadı" denen mahkemelerinin hüküm vericileri ile ilgili olmasıdır. İşte bunlardan biri de aşağıya aldığımız böyle bir kadı hikayesidir. Göreli bakalım kadı efendi bu defa işi hesabına kitabına nasıl uydurmuş. 

Hadi buyurun, iyi okumalar:

5 Ağustos 2014 Salı

Galiçya Hatıraları


Bugün size bir-iki yıl önce okuduğum güzel bir kitaptan aklımda kalmış güzel bir hikayeyi nakletmeye çalışacağım. O kitap İş Bankası Yayınlarından çıkmış bir anı-hatıra kitabıydı ve tarihimizde meşhur Galiçya seferi olarak anılan, Osmanlı-Alman ittifakının bir gereği olarak 1916 yılında Ruslara karşı Polonya-Rusya arasında bulunan Galiçya bölgesine tarafımızca gerçekleştirilen bir askeri seferdi.

Anıların sahibi, o cephede binbaşı olarak görev yapmış olan merhum M. Şevki Yazgan. Onları derleyip yayına hazırlayan ise Kansu Şarman adında bir beyefendi. Savaş dolayısı ile de olsa gurbete çıkmış askerlerimizin ruh halini ve orada onların başlarından geçen ilginç hadiseleri güzel bir dille anlatan, oldukça eğlendirici ve bir o kadar da düşündürücü bir kitap. Kısacası, bulunup okunmasında meraklısı için çok fayda var.

Yalnız, hikayeye geçmeden şunu da belirteyim ki, kitap şimdi yanımda olmadığı için yazdıklarım, okuduklarımdan aklımda kalanlardan ibaret olacak. Yani, ufak tefek eksiklik-fazlalık olursa şimdiden affola diyelim ve geçelim hikayemize...

4 Temmuz 2013 Perşembe

Kendiliğinden İspat!..


Bugünkü hikayemiz, eski bir kitaptan(*) derlenmiş ilginç bir tarihi hikaye. Hadise, III. Murat zamanında geçiyor ve ilginçliği de az sonra da anlatacağımız üzere Nasrettin Hoca ile olan bağlantısından geliyor. Şimdi geçelim hikayeyi anlatmaya:

Üçüncü Murat devrinde Akşehir'den İstanbul'a gelen bir adam, meşhur Nasreddin Hocanın torunlarından olduğundan bahisle, dedesinden kalan bazı mülklerin başkalarınca gasp edilmiş olduğunu ileri sürerek, hakkının iadesi için hükümete müracaatta bulunuyor.

İlgililer meseleyi araştırınca, adamın dediğinin doğru olduğunu ve hakikaten Nasreddin Hocadan kalan kimi mülklerin bazı kimseler tarafından haksız olarak kendi adlarına geçirilmiş olduğunu öğreniyorlar. Fakat esas mesele de bundan sonra başlıyor. Zira, hocanın soyundan olduğunu ileri süren bu kişi, acaba hakikaten onun soyundan mıdır? İşte şimdi de bu iş için uğraşılıyor, yazışmalar, çizişmeler devam ediyor; Hocanın torunuyum diyen adam da sık sık hükûmet kapısına gidip geliyor.

Bir gün yine işini takip için ilgili daireye gelen adamcağız, yukarı çıkmadan önce, hayvanını bağlayacak bir yer arıyor; koca avluda hiç bir tarafı gözü kesmemiş olmalı ki, katırının ipini bir kenarda duran kocaman bir kösün yan kulpuna bağlıyor. Kösler ise pek iri davullardır; bunlarla sabahları ve akşamları "nöbet" denilen mehter havaları çalınır.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Harun Reşit zamanından ibretlik bir hikaye


Kanuni Sultan Süleyman'ın ünlü vezir-i azamı Pargalı İbrahim'i boğdurması hadisesi, "Muhteşem Yüzyıl" adlı dizi ile gündeme gelince, Pargalı, ne oldu da bu cezayı haketti, ya da, hak etti mi, etmedi mi sorusu muhtelif medya kanallarında yeniden tartışılmaya başlandı.

Pargalı, cezayı hak etti mi, etmedi mi burada onu tartışmayacağım, fakat bu hadise, bana başka bir tarihi hadiseyi hatırlattı ve onu bugün burada sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Bu hikayeyi dinledikten sonra Pargalı'nın akıbeti konusu zannederim daha iyi anlaşılacaktır. Zira, tarihteki olaylar birbirinden çok farklı şekillerde zuhur etmiş gibi görünseler de, bu gibi meselelerin temelinde yatan sebepler birbirlerine hep çok benzerler. İşte bu da, tarihten neden ders alınması gerektiğinin bir kanıtıdır.

Şimdi, gelelim hikayeye. Mesele şu:

Bilindiği üzere, Harun Reşit, Abbasi'lerin beşinci ve en tanınmış halifesidir ve 763-809 yılları arasında yaşamıştır. Onun dönemi siyaseten söz konusu edilirse, mutlaka Bermeki'lerden de söz açmak gerekli olur. Çünkü bu kabile, onun döneminde çok sivrilmiş ve Abbasi devletinin hemen her kademesine getirilecek olanlar, mutlaka hep Bermeki aşiretinden seçilmiştir. Bermekilerin devlet içinde bu kadar sivrilmeleri, zaman içinde onlar üzerine kimilerinin husumetini çekmişse de, 'insanın kendi eli ile başına getirdiğini cümle alem bir olsa getiremez' dedikleri hesap, onlar da; kendilerini çekemeyenlerin kendilerine bir zarar vermesine gerek kalmadan, kendi hatalarının ceremesini fazlası ile çekmişlerdir. Şöyle ki:

8 Haziran 2012 Cuma

Dev pehlivan Filiz Nurullah Japon rakibine karşı



Wikipedi ansiklopedisi, bu ünlü pehlivanın tam adını "Ali Nurullah Hasan" olarak veriyor. 2.18 m.lik boyu ve 145 okka (175 Kg.) ağırlığı ile hakikaten dev bir cüsseye sahip olan bu pehlivan, 1870 yılında, şimdi Bulgaristan topraklarında kalmış bulunan Karaali-Şumnu'da doğmuş. Türkiye'de nam yaptıktan sonra Paris, ABD ve Londra'yı da dolaşıp burada çeşitli karşılaşmalar yapan pehlivan, 1911 yılında güreşi bırakıp İstanbul'a dönmüş ve 1912 yılında, daha henüz 42 yaşındayken hayata veda etmiştir. Allah rahmet eylesin ve amin!..

Bugün burada, bu amansız pehlivana dair anlatacağımız şu küçük anektod, diyebiliriz ki, sadece bir anıdan ibaret olmayıp, bilenler için aynı zamanda hisse çıkarılacak bir kıssa mahiyetindedir de...

Öyle ise, şimdi gelelim hikayemize:

Filiz Nurullah, malum cüssesi ve güreşmek hususunda gösterdiği maharetle kısa zamanda adını dünyaya duyurunca, bu işten ekmek yiyen güreş organizatörleri de tabiatı ile derhal  kulakları dikmişler ve bizim pehlivanın peşine düşmüşler. İşte, bir gün, bu taifeden bir grup Filiz Nurullah'ı Paris'e davet etmişler. Tabii, bunların maksadı (işleri gereği) daha çok para kazanmak olunca, klasik güreş müsabakalarından daha farklı bir müsabaka şekli icat etmenin daha kârlı olacağını ve böylelikle, sadece güreşe düşkün seyircilerin değil, bunların dışında kalan kimselerin de merakının celbedilmesinin mümkün bulunacağını düşünmüşler.. Çok geçmeden de aranan "şekil" nihayet bulunmuş. O günlerde, aynen Filiz Nurullah gibi, kendi dalında adını dünyaya duyurmayı becermiş bir Japon judocu varmış. Bu organizatörler bu Judocuya da ulaşmışlar ve ona da aynı teklifi götürmüşler. Neticede, o da Filiz Nurullah gibi bu teklifi kabul etmiş ve nihayet ikisi de bu maksatla Paris'e vasıl olmuşlar.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Osmanlı İmparatorluğunun Talihsiz Padişahı Sultan Abdülaziz Han ve Onun İlginç Serencamı


Efendim, doğrusunu isterseniz, ismimizin önüne, öyle "araştırmacı tarihçi" gibi bir etiket eklemek niyetimiz yok, zaten böyle bir şeye lüzum duyduğumuz da yok! Lâkin, son zamanlarda, bilhassa televizyonlara çıkıp millete tarihçilik taslayan kimi koca koca(!) adamlara ve onların "tarih" diye anlattıklarına bakınca, bu konuda bildiklerimizi anlatmanın ve yalan yanlış, eksik gedik bir dolu hikayeyi tarih diyerek millete göz göre göre yutturmalarının önüne geçmenin artık bizim için de bir nevi vatandaşlık görevi haline gelmiş olduğunu düşündük. Hâl böyle olunca da geçtik oturduk klavyenin başına...

Şimdi, şu yukarıda söylediklerimize binaen, geçen gün bir televizyon kanalında çıkan bu adını ilk defa duyduğumuz "tarih uzmanı"(!) zatlardan biri, sultan Abdülaziz Han hakkında öyle şeyler hikaye etti ki, ağzımız hakikaten açık kaldı!..

Sultanın kayınbiraderini, (Hassa Ordusundan ve onun kural, kaide ve geleneklerinden pek haberi yok ki) önce hanım sultanın "hemşehrisi" yapmaya çalıştı. Baktı olmadı, bu defa işi "Çerkesliğe" bağlamaya kalktı!.. O da yetmedi, Abdülaziz Hanın katlinde başrol oynamış bir paşa olan İspartalı "Eşekçi Ahmet"in oğlu "Hüseyin Avni"yı, seyirciye hakiki bir "devlet adamı" olarak tanıttı, bu da onu kesmemiş olacak ki, ondan bir de büyük vatansever ve bir "kahraman" gibi bahsetmeye kalkıştı!.. Velhasılı, kendi siyasi meşrebine uygun düşecek şekilde, adeta yeni baştan, kendine göre bir tarih yarattı!.. İşte bu vesile ile dayanamadık ve Sultan Abdülaziz Han hakkında bildiklerimizi bir de biz yazalım dedik ve görelim bakalım ne söyledik:

15 Mayıs 2012 Salı

Abdülaziz Han'ın başına gelenler ve Hüseyin Avni Paşanın ibretlik sonu


Sultan Abdülaziz Han'ın hayatına dair başlattığımız yazı dizisinin bu ikinci bölümünde, onun evliliği vesilesi ile yaşanmış kimi gizli saklı hadiselere değinmeye çalışacağız.

Oğlu Abdülaziz Han'a kız beğenmek için Kafkas köylerini(*) gezmeye giden Pertevniyal Valide Sultan, uğradığı bir Çerkez köyünde çok güzel bir Çerkez kızını görüp beğeniyor. Saray geleneklerine göre, padişahlara eş olarak seçilen kızların varsa ağabeyleri, yoksa küçük erkek kardeşlerinden biri bu kızla beraber götürülür ve bu erkek kardeş, padişahın özel koruma ordusu diyebileceğimiz "Hassa Ordusu" için subay olarak yetiştirilirmiş.

İşte, Pertevniyal Sultan da, "gelinliği" ile beraber onun küçük erkek kardeşini de beraberine alıp İstanbul'a geliyor. Bu güzel gelinlik kıza da "Şems-i Cihan" adını veriyor. "Şems-i Cihan" ise "Cihan Güneşi" anlamına geliyor. Kızın güzelliğinin methi ise İstanbul'a kendisinden evvel geliyor. Ahlâken düşüklüğü tescillenmiş bir paşa olan "Hüseyin Avni" de onun bu güzelliğini duyanlardan. Sarayın hareminde görevli bir kadınefendi ile de arası iyi olan bu Hüseyin Avni, gelen gelin adayının güzelliğini işte bu kadından haber alıyor ve gelinin geleceği günü de haber alarak harem dairesine giriş kapısına yakın bir yerde, bir çalının arkasına gizlenerek gelinlik kızı yakından görme fırsatı buluyor. Ve onu görür görmez de anında aklı başından gidiyor!.. Padişahın haremine dahi yan bakacak kadar namussuz olan bu "herif-i nâşerif" (şerefsiz adam), kızın güzelliği görünce derhal o dostu olan kadınefendiyi yakalayıp, ona yalvarıp yakarmaya ve bu kızla kendi arasını ne edip edip yapması için ona baskı yapmaya başlıyor. Gerekçesi de şu ki, saraya gelin adayı olarak gelen bir kız padişaha hemen gösterilmez, en az altı ay eğitilir ve sarayın kuralları öğretilir. Bu sebepten Abdülaziz, "eş adayını" henüz görmemiştir. Öyle ise kızı kendi alsın, anası da Abdülaziz'e yeni bir kız bulsun!..

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Sultan Abdülaziz'in Paris seyahatinde neler olmadı ki!..


Sultan Abdülaziz'in Avrupa'ya seyahat yapmış ilk ve tek Osmanlı padişahı olduğunu daha önce de belirtmiştik. Bu seyahatleri içinde en dikkat çekici olanı ise onun Fransa'ya yaptığı seyahattir.

1867 yılında, Fransa Kralı III. Napolyon'nun daveti üzerine Fransa'ya da uğrayan Sultan Abdülaziz, renkli kişiliği ile burada da ilginç hadiselere imza atmıştır. Mesela, III. Napolyon ile tanışmaları esnasında onunla el sıkışan Abdülaziz Han, tam bu esnada yanında bulunanan Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Köprülü Fuad Paşaya dönüp, gülümseyereki:

-"Ulan, pezevengin eli de yumuşacıkmış, aynı avrat eli gibi ha!.."

demez mi?!..

Türkçe söylenen bu sözlerden tabiyatıyla bir şey anlamayan III. Napolyon, Fuad Paşaya meraklı gözlerle bakarak:

-"Pesavanq?"

diyor ve Abdülaziz'in, ağzından çıkan "pezevenk" kelimesi ile ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyor!.. Meğer Fransızcada buna benzer bir kelime varmış, adamcağız da Abdülaziz'in Fransızca çat-pat bir şeyler demeye çalıştığını düşünmüş.

Zor durumda kalan Fuad Paşa, bir an tereddüt geçirse de, mükemmel Fransızcası ile derhal durumu telafi ediyor ve Sultan Abdülaziz'in gösterdiği misafirperverlikten dolayı kendisine teşekkür ettiğine dair bir şeyler uyduruveriyor. Bunun üzerine de Fransa Kralı rahatlıyor ve gülerek:

15 Ocak 2011 Cumartesi

Darende Tarihi

Başta Adana ve Osmaniye olmak üzere, Çukurova'nın dört bir yanına yerleşmiş bulunan Darendeli hemşehrilerimizi, herhalde tanımayanımız ve ama lehinde, ama aleyhinde konuşmayanımız, onlara takılıp, şakalaşmayanımız, herhalde yoktur. Her yönüyle farklı bir kişilik ve anlayışa sahip bu vatandaşlarımızın geçmiş tarihi ile ilgili duyduğumuz şifahî bir bilgiyi, aşağıda dikkatlerinize bu vesile ile sunmuş olalım.


Efendim, derler ki; Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail'i yenip bir müddet Tebriz'de kaldıktan sonra mukaddes toprakların fethi için yürüyüşe geçtiğinde, Malatya civarında otağ kurdurmuş da, "hele buranın ahalisi ile de bir tanışayım, dertlerini bir dinleyeyim bakalım", demiş. Ama otağının bulunduğu yerden bakmış bakmış, çok ilerlerde bir yerde, gözüne bir köy takılmış da, merak edip; "peki, burası neresidir, orada oturan kullarım kimdir, necidir?" deyip sual edince, ona şu cevabı vermişler: "Haşmetlû Padişahımız, onlar bir garip millettir. Ne kimseye karışırlar, ne kimseyi kendilerine karıştırırlar. Müslüman olmaya müslümandırlar amma kendilerinden olmayandan kız almaz, kendilerinden olmayana da kız vermezler. İşleri ise ticarettir, ekmeyi biçmeyi, koyunu kuzuyu bilmezler, köy köy dolaşırlar, mal alır, mal satarlar..."