Osmaniye tarihinden... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmaniye tarihinden... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2017 Perşembe

Cebel-i Bereket mebusu İhsan Eryavuz'un kaleminden Osmaniye

.
Bu hatıratı yazmaya başlamadan evvel kısa bir hatırlatmada bulunalım: İhsan Eryavuz (nam-ı diğer Topçu İhsan) Türkiye Cumhuriyet'inin ilk ve son Denizcilik Bakanı, Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihat ve Terakki'nin önemli isimlerinden biridir. Kurtuluş savaşımız sürerken Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi'ne Cebel-i Bereket Osmaniye milletvekili olarak seçilmiş vatanperver biz zattır. Hatıratından anladığımıza göre, daha önce 1908 yılında görev icabı uğradığı Osmaniye'ye 1922 yılında milletvekili olarak gelmiş ve burada bir süreliğine misafir olmuştur.

Ben de hatıratın Osmaniye'yi ilgilendiren bu kısmına, Kamil Maman Bey'in zahmetli bir çalışma ile kültür hayatımıza kazandırdığı "KARA DEFTER" ismi ile 2014 yılında yayınlanan kitabında rastladım. Ve şimdi yakın tarihimize ışık tutacağına hiç şüphe olmayan bu eserin o kısmını burada sizlere aktarıyorum:

"Cebel-i Bereket'e (evvelce de arz ettiğim vechile) 26'da (Miladî 1908, VB) bir kere daha gitmiştim. Bu sefer (1922, VB) mebusları sıfatıyla oraya ulaşıyordum. Adana'dan bindiğimiz tren birkaç saat sonra Toprakkale'ye ulaştı. Mebuslarının geleceğini haber alan mahallî eşrafından bir kısım [halk] beni karşılamak için Toprakkale İstasyonu'na gelmişlerdi. Birlikte tren ile Cebel-i Bereket'in merkezi olan Osmaniye İstasyonu'na geldik. İstasyonda ahali ve eşraftan kalabalık bir halk tarafından karşılanıyorduk. Bunların arasında benim 26'daki ziyaretimde tanıştığımız bir iki zat da görülüyordu. İstasyon kasabaya bir çeyrek yahut yirmi dakika sürer. Etrafına ağaç fidanları dikilmiş (ve fakat bakımsızlık ve muhafaza edilememek yüzünden bu fidanlardan birçoğu kurumuş ve kırılmış) bir yolu (benim için istasyona getirilen faytona ahaliye hürmeten binmeyerek) halk ile birlikte yaya yürüyerek kasabaya dahil olduk.

25 Ekim 2012 Perşembe

Zorkun Yaylası ve Kütükçü Kerim'in ilginç hikayesi


Çukurova'nın çetin sıcaklarından nasibini fazlası ile alan yerlerden biri de hiç şüphesiz Osmaniye'dir. Neyse ki, Amanos dağlarının hemen yanıbaşında kurulu bulunduğundan, yaz geldi mi adeta koca bir hamama dönen bu memlekette, sakinleri canlarını bu dağlara atarlar da, rahatça bir soluk alma imkânını ancak böyle bulmuş olurlar. Fakat takdir edersiniz ki, iş gitmek istemekle bitmiyor, gideceğin yere yol yok ise istediğin kadar iste, heves ettiğinle kalırsın! Bu durumda tek bir çaren kalır, o da göze alabilirsen gideceğin yere ya yayan, ya da beygir üstünde gitmektir. Lâkin bu cehennemi sıcak insanlara bunu da göze aldırır, sabah namazından sonra, hatta belki namazdan bile evvel denkler beygirlere sarılır, çoluk çocuk beygirlerin sırtına pay edilir, kâh yaya, kâh at sırtında akşam saatlerine kadar sürecek meşakkatli bir yolculuk böylece başlamış olur.

Osmaniyelilerin bu yaz çilesi işte ta 1930'lu yılların başlarına kadar böyle sürüp gitmiştir. Ne zaman ki, sene 1933'de Hitler nam Alaman Almanya'da başa geçmiş, işte o zaman Osmaniyelinin her yaz yenilenen bu yaylaya çıkma çilesine de nihayet bir nokta koyulma fırsatı doğmuştur! Ne alakası var canım şimdi bunun demeyip dinlerseniz anlatayım.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Osmaniye'de şehit düşen Saim Bey...


Bir önceki konumuzda hikaye ettiğimiz Osmaniye'nin kurtuluşu hakkındaki hatıralara, bugün bir yenisini daha; Osmaniye'de şehit düşen Saim Bey'in hatırasını da ekleyelim.

Ali Şahinoğlu bey, Yeni Adana Gazetesi'nin internet sitesindeki 4 Mart 2009 tarihli, "ŞEHİT SAİM BEY" başlıklı makalesinde, Saim Bey'in aslen Kozanlı olduğunu ve tanınmış bir aileye mensup bulunduğunu ama yetim bir çocuk olarak büyüdüğünü söylüyor.

İstanbul'da Hukuk  tahsilini tamamladıktan sonra vatan borcunu ödemek üzere "ihtiyat zabiti" (yedeksubay) olarak askere yazılan bu ateşli ve cevval (hareketli) genç, I. dünya savaşının patlak vermesi ile, vatanperverane bir şekilde cepheden cepheye koşturuyor. Evvela Kafkas cephesinin ileri hatlarında, daha sonra da Kars ve civarında, emrindeki kıta ile beraber önemli hizmetler görüyor.

Harb-i umumi'de (genel harpte) yenilmemiz ve ordularımızın dağıtılması (lağv edilmesi=mevcudiyetinin sona erdirilmesi) üzerine de, terhis edilerek memleketi olan Kozan'a dönüyor. O sırada Çukurova bölgemize de "Kilikya" adı verilerek, yabancıların çizmeleri altında inim inim inletiliyor. Bu duruma tahammül edemeyen bir çok vatansever gibi, Saim Bey de, bu duruma tahammül gösteremiyor ve bu vaziyete karşı takındığı tutum ve davranışları kısa zamanda Fransız işgal kumandanı "Yüzbaşı Tayarda"yı rahatsız etmeye yetiyor. Tabiatı ile, bunun sonucu olarak da "Kilikya" sınırları dışına çıkarılıyor.

Bu hâl karşısında, beş parasız bir vaziyette İstanbul'a gitmekten başka bir yol bulamayan Saim Bey, oralarda daha fazla duramayarak tekrardan ama gizlice Torosları aşarak yeniden memleketine dönüyor ve burada teşkil edilmeye başlanmış olan Kuvai Milliye teşkilatına yazılıyor. Gittikçe büyüyen bu Kuva-i Milliye hareketi, nihayet Fransızları, anlaşma yoluna gitmeye ve Kozan'ı tahliye etmeye (boşaltmaya) mecbur ediyor. Bunu fırsat bilerek, aynı teşkilattan olan Tufan Bey ile birlikte ortada bir çıban başı gibi duran "Haçin" kazasını da düşmandan temizleyen Saim Bey, buradan yeni görev yeri olan Osmaniye'ye intikal ediyor.

10 Ocak 2012 Salı

"Erzinli Bekir"den Kurtuluş Savaşımıza dair bir Osmaniye hatırası...


Tarihimizi bilmek ve onu bilip anlamak, aslına bakarsanız hepimizin boynuna bir borçtur. Her gelen nesille beraber biraz daha ötelenen ve bu sebeple de giderek unutulan geçmişimizi doğru ve sağlıklı olarak yeni nesillere aktarmak işi, en azından neredeyken nerelere geldiğimizi anlamak ve eski hataları yeniden tekrar etmemek adına herhalde önemli bir iştir. Bunları söyledikten sonra, daha önce de "İstiklâl Harbinde Osmaniye" başlığı ile, tarihimize hem bir katkı ve hem de kimilerine belki bir ibret olur diyerek anlattığımız Osmaniye'nin kurtuluş savaşı esnasında yaşanmış kimi hadiselerine ilave olarak, bugün de küçük bir anıyı daha burada sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kendisini bizzat tanıma şansı bulduğum "Erzinli Bekir" adı ile maruf merhum Bekir Özkan, Hacı Hüseyin Efendi'ye (Sezgin) duyduğu muhabbetten ötürü, onun en küçük oğlu olan Nihat Sezgin'in çarşıdaki mağazasına torunları ya da oğulları tarafından araba ile zaman zaman bırakılır ve merhum Nihat amca ile beraber derin sohbetlere dalarlardı. İşte aşağıda yazılanları da bu sohbetlerinden birinde anlatmıştı. Diyordu ki merhum:

"1917'de, Kanal harbinde İngiliz'e esir düştüydüm. Epey bir müddet süren esaret hayatından sonra bir gün bizi topladılar ve Osmanlının yenildiğini, ordumuzun da lağvedildiğini beyan edip, bizi serbest bırakacaklarını söylediler. Daha sonra da, dedikleri gibi yaptılar ve bizi trenlere bindirip hepimizi memleketlerimize yolladılar. (1918 sonları olmalı.../ V.B)

5 Kasım 2011 Cumartesi

1909 Osmaniye'sinde Ermeni Hadiseleri (2)


Konu ile ilgili yazımızın birinci bölümünde de söz verdiğimiz üzere, 1909 Osmaniye'sinde yaşanan Ermeni hadiseleri ile ilgili bize kadar ulaşan bazı bilgileri burada size aktaracak ve tarihe-küçük de olsa-yeni bir kayıt da biz ilave etmiş olacağız.

Detaylarını, Osmaniye tarihi konusunda önemli çalışmalar yapan sayın Necdet Arı hocamızın kitaplarında da bulabileceğiniz üzere, Osmaniye çarşısında Ermeni tebaaya ait bulunan önemli binalardan biri, bugün yıkılıp yeniden yapılan Zafer Camii'nin yerinde bulunan Ermeni kilisesidir. Bu kilise, daha sonraları "cezaevi"ne çevrilmiş ve epey bir müddet bu amaçla kullanılmıştır. Hemen arkasında ise, sakinleri Ermeni esnaflardan ibaret bir sokak bulunmaktadır. (şimdiki Müftülük binasının arkasında bulunan sokak... Necdet hocamızın verdiği bilgiye göre, o dönemde küçük bir çocuk olan merhum başöğretmenimiz Hidayet Berker, çocukluğunun verdiği saflıkla bu sokağa girince, Ermeni esnaflar tarafından kolundan tutularak sokaktan atılmış ve bir daha bu sokağa girmemesi konusunda gayet sert ve kaba bir şekilde uyarılmıştır!..) Ayrıca, eski Merkez Ortaokulu'nun yeri olan ve bugün "Cumhuriyet Meydanı" olarak düzenlenen yerde ise o zamanlar, "Hırlağın Hanı" adı ile bilinen ve "Hırlak" adlı bir Ermeni'ye ait büyük bir "Han" binasının bulunduğu bilinir.

1909 yılında Adana'da patlak veren Ermeni tecavüzlerinin bölgeye sirayet etmesi ile, Osmaniye Ermenilerinin hepsi değilse de Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden önemli bir gurup, Adana'da "başlatılan" bu kalkışmaya uymuş ve Müslüman Türk nüfusa karşı onlar da bir katliam hazırlığı içine girişmiştir. O güne kadar Türklerden dostluk ve muhabbetten başka bir muamele görmemiş olan Ermenilerin güttüğü bu düşmanlık, buna en acı örnekleriyle şahit olmuş Müslüman tebaa üzerinde haklı ve büyük bir infial yaratmıştır. İşte bu ruh hali içine sokulan Müslüman halkın çığırından nasıl çıkarıldığına dair nakledilen bu vaziyetten bir kesit olmak üzere ve bir acı hatıra olarak şimdi kayda geçireceğimiz bir hadise var ki, o da şöyledir:

27 Ekim 2011 Perşembe

1909 Osmaniye'sinde Ermeni Hadiseleri (1)


Yakın tarihimizin acı olaylarından biri de şüphesiz ki, batılıların, "hasta adam" olarak tanımladıkları Osmanlı imparatorluğunun çöküşünü hızlandırmak maksadı ile Osmanlının Ermeni tebaası ile Müslüman tebaası arasına soktukları fitnedir. Onların tahrikkâr vaatlerine aldanan kimi Ermenilerin "çökmekte olan" imparatorluktan kendilerine pay çıkarmak hevesi ile çeteler kurup yüzlerce yıl birlikte yaşadıkları Müslümanları katletmeye girişmeleri, Müslüman ahaliyi mukabelede bulunmaya mecbur bırakmış ve onları karşı tedbir almaya zorlamıştır.  

1915 yılında, alınmak zorunda kalınan "tehcir" kararına kadar giden yolda, 1909 yılında Adana ve civarında başlatılan "Ermeni kalkışması" önemli bir yer tutar. İşte biz de şimdi, bugün itibarı ile üstünden tamı tamına 113 yıl geçmiş olan bu meseleden Osmaniye'nin payına düşen, uzun yıllar önce duyduğumuz bir kaç hadiseyi burada nakletmeye çalışacağız.

O yıllarda, "Cebel-i Bereket Sancağı" adı ile anılan Osmaniye'de de benzer bir hareketlenme olmuş, anlaşıldığı kadarı ile bu hareketlenmenin kaynağı da, o yıllarda Ermenilerin daha yoğun olarak yaşadığı Dörtyol ve Erzin olup, buralardan Osmaniye'ye sirayet etmiştir. Meselenin bu yanı elbette tarihçilerimizin işidir ve onlar size bunu daha iyi anlatacaklardır. Yalnız, burada şimdiden bilhassa "yerel tarihçilerimize" duyuralım ki, yine bu konu ile ilgili olacak gelecek yazımızda ortaya yeni çıkmış bir belgeyi okuyucularımızla beraber kendi dikkatlerine de (inşallah) sunmuş olacağız.

Şimdi gelelim kendi anlatacaklarımıza:

17 Eylül 2011 Cumartesi

"Tahan Bekmez Datlısı"


Her ne kadar "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur!.." desek de, kendi başımıza kaldığımızda birbirimizle uğraşmaktan, senlik-benlik davası gütmekten geri durmadığımız bir gerçek.

Tarihimize baktığımızda, elin gâvurundan ziyade, daha çok kendi kendimizle uğraşmış olduğumuzu görüyoruz.

Derler ki; Ermeniler, çocuklarına şöyle nasihat ederlermiş:

"Zemheride kurttan, harman zamanı Türk'ten uzak duracaksın!.." 


İşin doğrusu,-hele ki o sözün söylendiği zamanlar-bunda hakikat payı yoktur diyemiyoruz.

Çiftçiliğin en önemli geçim kaynağı olduğu dönemlerde-tecrübe ile sabit ki-ekinler başak tutmaya başladı mı, milletin yürüyüşü bile değişir, çatacak yer aramaya başlarmış. Bizim Çukurova'da hiç yoktan işlenen en kanlı cinayetlerin Mayıs ayına denk gelmesi, işte bu sebepten, yani boşuna değil!..

20 Nisan 2011 Çarşamba

Derviş At

Efendim, dünya meşgalelerinin bizi bir hayli meşgul etmesi, zaman zaman yazmaya uzun sayılacak bir ara vermemize sebep oluyor ise de, çok şükür, klavyenin başına oturma fırsatını yine de bulabiliyoruz. 


Bugün sizlere yine eskilerden, 1900'lü yılların başında yaşanmış, o zamanın Osmaniye'sinden bir hikaye, "Derviş At"ın hikayesini nakledeceğim. 


Efendim, malûm o zamanki devir at devri. Şimdiki gibi ortalıkta dolaşan model model arabalar olmadığından, o zamanlar ulaşım ve taşımada bunların yerini tutan tek vasıta olarak atlar kullanılırdı... Tabii, at deyince bunların hepsi de birdir demek değil. Bunun alı var kırı var, cinsi Arap olanı var, İngiliz olanı var... Hatta, yeri gelmişken şunu da söyleyelim de, hem bu vesile ile kayda geçmiş olsun, hem de Türk milletinin engin at kültüründen bir damla olmak üzere, nasihat mahiyeti taşıyan deyişlerden burada bir örnek vermiş olalım:

4 Mart 2011 Cuma

İstiklâl Harbinde Osmaniye

İstiklâl savaşımız sırasında Osmaniye'de yaşananları ve o dönemin tarihini, sayın hocamız Necdet Arı Bey başta olmak üzere, bir kaç kalem erbabı araştırmacı büyüğümüz yazmışsa da, bu yazılanlara bir katkı olsun maksadı ile, bugüne kadar pek bilinmeyen kimi ayrıntıları burada aktarmaya çalışacağız. Mesela, bunlardan biri şudur:

O dönemde, malûm, radyo, tv, olmadığından cepheden (bilhassa da Yunan cephesinden) merakla beklenen haberleri öğrenmenin tek yolu, telgraf mesajları idi. Osmaniye halkı da, bu sebepten hemen her gün postahane önünde heyecan, merak ve endişe içinde; "acaba yeni bir haber var mı" diye bekleşir durumuş,  (O zamanki postahanenin, şimdiki Cumhuriyet Meydanı'nının hemen yanından bulvara çıkan caddenin heme solunda, Tülücüler Sokağı'na girerken hemen sol köşe başındaki binada olduğu söylenir)

22 Şubat 2011 Salı

"Kara Yüzbaşı"

1930, hatta 1940'lara kadar "at hırsızlığı", genç Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin önünde, başlı başına mücadele edilmesi gereken, ciddi bir asayiş sorunu olmaya devam etmiştir. Hatta o, hayvancılıktan başka bir geçim kaynağının olmadığı dönemlerde, bilhassa "at hırsızlığı", az sonra açıklayacağımız üzere, herkesin becerebileceği bir iş olmadığından, adeta bir "zenaat" olarak görülür olmuştur. Sebebi ise; atların çalınmasını önlemek maksadı ile atların ayaklarına "bukağı" (bir çeşit pranga) takılarak, ahıra öyle konulur olmalarıdır. Bu sebepten, at hırsızlarının işini zorlaşmış ve onları bu yüzden iki kişilik bir ekip kurmayıa mecbur etmiştir. Biri, bukağının ortasındaki kilidi açarken, diğeri, bu esnada atın başına yuları geçirebilmelidir. İşte, bu yüzden derler ki; meşhur bir at hırsızı, ölüm döşeğinde iken sormuşlar: "Bu dünyadan artık göçüp gidiyon, bir diyeceğin yok mu!..?" Adam, durmuş durmuş, ellerini zar zor iki yana açarak : "Ne deyim ki? Ben bukağıyı açana kadar, atın başına yuları geçirecek bir arkadaş bulamadım da ona yanarım!" Yani anlaşılan, o dönemde de "kalifiye" adam sıkıntısı had safhada!.. Neyse, böylece; bukağıının bile at hırsızlığını önleyememesi ve bilhassa Osmaniye ve çevresinde at hırsızlığının had safhaya ulaşması üzerine, (1930'ların ortaları olsa gerek) dönemin hükümeti Osmaniye'ye olağanüstü yetkilerle teçhiz ettiği bir Jandarma komutanı gönderiyor. Komutan, "sürgün yetkisi" dahil (ki, o dönemde, Osmanlı'da olduğu gibi, sürgün yerlerinin başında Antalya ve Bodrum gelirdi...) daha bir çok yetki ile teçhiz ediliyor... Derken, bu yüzbaşı Osmaniye'ye gelip, görevbaşı yapıyor...

10 Ocak 2011 Pazartesi

Güzel olmaya güzel olmuş da...

Her ne kadar müslüman bir millet isek de, halkımızın; bilhassa da bizim buralarda olduğu gibi, konar-göçer aşiretlerin İslamiyet'in güzellikleri ile tanışmaları, diğer yerleşik şehirlere nazaran çok daha geç olmuştur. O kadar ki, mübarek üç aylarda "cerr"e çıkan medrese talebesi hocalar, ya da ekmeğini çıkarmak için Anadolu'da, şura senin, bura benim dolaşan gariban hocalar da olmasa,  İslamiyet'in gereklerinden tümden uzak kalacaklarının muhakkak olduğu anlaşılıyor. Mesela, bundan 100-120 yıl öncesine kadar bizim buralardaki aşiretlerin ahalisi, ellerine bir hoca geçtiğinde; evleneli bir kaç sene olmuşsa da nikahını yeni kıydırır, ölmüşlerini gömeli çok olmuş olsa da, hocasız fakısız gömdüklerinden, ellerine hoca geçti mi, geç de olsa o görevi yerine getirme fırsatı bulmuş olurlarmış... Ama, işleri bitince de hocanın yolunu kesip, onu soymaktan geri durmadıkları da bir gerçek.. Neyse, hâl böyle olunca, cami nedir, minare nedir, adını duymuş olsalar dahi, kendisini görmediklerinden, hakkında bir fikir yürütmelerinin zor olduğunu anlamak güç olmasa gerek.

12 Aralık 2010 Pazar

İçimden söyleyim derken...

Sene 1918'in sonu, ya da 1919'un başları olmalı. Yani, istiklâl savaşımızın başlamak üzere olduğu zamanlar. Mustafa Kemal Paşa, 11 gün süren Yıldırım Orduları Gurup Komutanlığını Nihat Paşa'ya (Anılmış) devredip İstanbul'a dönmüş, Nihat Paşa da, Mondros mütarekesi gereği, ordu terhis edilmeden önce bir taraftan silah ve cephaneyi Pozantı'ya taşıtmakta, bir taraftan da millî direnişi örgütlemek üzere Adana ve çevresi bölgelerin eşrâfı ile temas etmektedir.

İşte bu temaslar gereği, verdiği davetlerden birinde, Osmaniye'den de bir heyeti  Adana'daki Kolordu binasında ağırlıyor. Osmaniye'den; Hacı Eroğlu, Palalı Süleyman Ağa, Hacı Hüseyin Efendi (Sezgin) ve şu an isimleri hatırıma gelmeyen eşraftan bir kaç isim daha heyet halinde Nihat Paşa'nın sofrasına konuk ediliyorlar. Nihat Paşa ise emrindekilere sürekli; "Aşçıbaşına söyleyin, şunu yapsın. Aşçıbaşına söyleyin, bunu da yapsın, Aşçıbaşına..." tarzında emirler veriyor.


Bu durum, heyetten Hacı Eroğlu'nun bilhassa dikkatini çekmiş olmalı ki, birden ortaya:

-"Vay ananı, arvadını! Na'ğadar (ne kadar) aşçısı var ki, bir de "başı" var!"

demesin mi?!..

Bu laf üzerine ortam tabiatıyla bir anda buza kesiyor!

Milletin gözü Hacı ağaya çevriliyor, Hacı ağa da yaptığı gaftan pişman bir vaziyette ve durumu izahın yine kendisine düştüğünün farkında olarak ister istemez mahçup bir şekilde yeniden söze girip:

12 Kasım 2010 Cuma

"Gâvurun Oymağı"



Almanların 2. Abdülhamid devrinde yaptıkları meşhur Berlin-Bağdat demiryolu hattını, şimdikiler bilir mi bilmiyorum ama bu hattın Osmaniye üzerinden geçtiğini ve halen de kullanıldığını ben biliyorum. Bugünkü mevzuumuz da; işte bu hattın yapıldığı 1900'lü yılların başında, hattın Osmaniye'deki şantiyesinde geçiyor. Şantiyede çalışan Almanlar, halkın tabiatıyla pek bir merakını çekiyor ve o günlerde halkın arasında konuşulan mevzuuların başında da bu demiryolu ve burada çalışan Almanlar geliyor. Öyle ki, orada çalışan bir Alman görmek bile başlı başına bir olay ve adeta gören için bir ayrıcalık oluyor neredeyse...

7 Kasım 2010 Pazar

Şu Osmaniye'nin bütün yalanları benden çıkar, lâkin...


Osmaniye Sebze Hali'nin arkasından, eskiden Alhanlı(ya da Alahanlı) Köyü olan, şimdiki Yaveriye mahallesine giden yolun tren yoluna varmadan hemen sağında, Kiremitçi Hasan Efendi'nin bir Kiremithanesi varmış ama ben ona yetişemedim. Burasının boş bir arsa olduğunu ve üstünde teken tüken huğdan evler bulunduğunu hatırlarım. Tabi, sonraları arsa oldu, parsellendi ve şimdilerde de artık koca bir mahalle oldu. Haliyle ne kiremithane kaldı, ne de Hasan efendi!..

Ne ise, bilenler bilir, kiremithanelerde kiremit pişirmek için fırınlar olur. Fırınlar için de odun gerekir. İşte Hasan Efendi de, ihtiyacı olan odunu bizim bu yukarı mahallelerdeki "dağlılar" vasıtası ile temin ediyor.

Hasan Efendi'nin bir de camızları var tabii ki...Bu camızlara da kiremitin çamuru iyice çiğnetilir ki, çamur kıvama gelsin...

İşte günlerden bir gün, bu Hasan Efendi'nin bu camızları "dürtmek" için bir "meses"e ihtiyacı oluyor. Anlayacağınız üzere de, "meses", camızları gayrete getirmek için onları arkalarından dürtmeye yarayan ince uzun bir ağaç dalıdır. Hasan efendi de, işte böyle bir ihtiyaç hasıl olunca, kendine dağdan odun getiren bir dağlıya, kendisine meseslik bir odun ayarlaması için tembihatta bulunuyor. Bizim dağlı da, "müşteri velinimettir" şiarı icabı;

-"Sen heç merak etme Hasan emmi, ben sana en eyisinden bir "meseslik" keser, getirrim!.."

diyor.

Bir gün, üç gün, beş gün derken günler geçiyor. Dağlı, beygiri ile odun getirip getirip kiremithaneye yıkıyor, parasını da alıyor amma gelgelelim Hasan emminin mesesliğinin lâfını bile etmiyor. Böyle olunca, Hasan Emmi, dayanamayıp buna soruyor:

12 Ekim 2010 Salı

"Döşetmişsin patatisnen darıyı..."

Osmaniye eşrafından Divlimoğlu Hacı Efendi, genişçe bir araziyi yurt tuttuğu Zorkun yaylasında , patates, darı (mısır) vb. ektirirmiş. Hem yaylasını yaylar, hem de bahçesinden iyi kötü bir mahsül alırmış. Hali vakti yerinde, sevilen ve sayılan, belli de bir adam. Bir gün nasıl oluyorsa oluyor, her halde bahçe sulama sırası yüzünden, Divlimoğlu'nun adamları ile yayla sakinlerinden bir gariban, münakaşaya tutuşuyorlar. Adamcağız, bunlara laf anlatamayınca Divlimoğlu ile görüşmek istiyor amma ne mümkün! Öte ha, beri ha derken bunların elinden kurtuluyor ve Divlimoğlu'nun karşısına dikiliyor ve başlıyor söylenmeye: