Osmaniye'den Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmaniye'den Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Mayıs 2020 Pazar
"Anayın istediği halı bu mu avradını.....min oğlu.?!!.."
Hikayeyi nakleden, Osmaniye'nin Bahçe köyünden Ahmet Bozdoğan. Hikaye şu:
"60'ların sonu. Bizim köyden bir Ahrazınoğlu Abdullah, bir de babamın teyzesinin oğlu olan Hakkı Osman vardı. Bu ikisi bir zamanlar Kişioğlu Pasajı'nın güney girişinde bulunan Camlı Kahve'de otururken omuzunda halıyla bir halı satıcısı içeri giriyor. Adam "halı 50 lira" diyerek masaların arasında gezerken, bu Ahrazınoğlu Abdullah 'nasıl olsa satmaz' düşüncesiyle, "5 lira veririm halına!." diye bir laf atıyor halıcıya. Halıcı getirip de gürp diye halıyı masaya atıp, " Peki, aha al! 5 liraya verdim gitti!." demez mi?..
Bizimkinin gözü kip kip etmeye başlıyor, çünkü cebinde değil 5 lira, 1 lirası bile yok!
Durumu yakından takip eden Hakkı Osman, bakıyor ki Ahrazınoğlu işin içinden çıkacak gibi değil, derhal hadiseye el koyarak
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
11:19
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
7 Ekim 2019 Pazartesi
"İki gaşının arası dedim, çöktüm teltiğe..."
Efendim, rahmetlinin anlatışına göre hikaye 1800'lü yılların sonlarına doğru bir zamana ait. Sülemen emmi genç bir delikanlı ve elinde de kendi deyişi ile "canavar gibi bir tüenk(tüfek)" var. Onun "canavar gibi" dediği tüfek ise "dolma tüfek" tabir edilen, barutu namlu ağzından koyulan, sonra bir parça çaputla sıkıştırılan barut üzerine kurşun/saçma konularak, üzerine tekrar tüfeğe özel bir çubukla çaput "depilerek" sıkıştırılan ve ancak bu şekilde atışa hazır hale gelebilen bir tüfek!. (Bu arada barutu ateşleyecek kapsülü de tüfeğin horozu ile barut arasına yerleştirmeyi unutmayacaksınız bittabi...)
Neyse, işte Sülemen emmi, bu tüfek elinde oldukça hiçbir şeyden korkmadan ormanlara dalabiliyor ve en vahşi hayvanların peşine düşebiliyor! Ve işte yine bir gün elinde "tüengi", Zorkun yolu üzerinde bulunan ve "Allah Allah Deresi" adı ile maruf sık ağaçlı o derenin dibinde geziniyor ve diyor ki:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
03:43
1 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Avcı Hikayeleri,
Osmaniye'den Hikayeler
19 Temmuz 2018 Perşembe
O.spunun tren görmüşü!
Efendim, daha önce de "Gâvurun Oymağı" başlığı ile yayınladığımız bir hikayede de anlatmıştık ki, 1900'lü yılların başında, biz daha henüz Osmanlı tebaası iken, adına tren denilen vasıta hayatımıza girmiş idi.
Hayatımıza giren her yeni eşya gibi o da halkımızda merak uyandırmış, görenlerin görmeyenlere amiyane tabir ile hava basmasına imkân sağlamıştır. Yalnız şurası da unutulmasın ki, bu icat, aynı zamanda "gâvur icadı" olması sebebi ile, onu görmenin kişiyi bozma ihtimali de yok değildir.
Bunları şunun için yazıyorum ki, bunun sebebi, geçenlerde bulmak için epey çabaladığım "Hayata Gülümse" başlığı ile 2008 yılında Zeki Akdoğan ve İsmail Temel adlı iki emekli öğretmenimizin yayınladığı ve içinde Osmaniye ve çevresinden derlenmiş müstehçen hikayelerin yer aldığı bu ilginç kitapta rastladığım bir hikayeyi sizlerle paylaşmak içindir.
Durumun arka planı yukarıda anlatmaya çalıştığım şekilde olunca, hikayenin tadına daha iyi varılır.
Şimdi gelelim mevzuya:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
09:57
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
31 Mart 2013 Pazar
Ah şu bizim bankacılar...
Onun işi böyle adamlarla arayı iyi tutmak ve onların parasını bankasına kazandırmaktır. Bunun böyle olduğunu bir çocuk dahi bilir ve bu adamların toplum içinde muteber bir yerleri ve meslekleri olmasa dahi, bankacıların onlara gösterdiği itibar ve yakınlık bu yüzden çok da kınanmaz.
Bu durumu böylece tespit ettikten sonra şimdi hikayemizi anlatmaya geçebiliriz.
Çiftçilik, malûm çok riskli bir meslektir. Hava, tohumun zamanında ekilmesine müsaade edecek, yağmuru zamanında yağdıracak, mahsülü doluya vurdurmayacak ve hasat zamanında, mahsülünü kaldırması için çiftçiye müsaade edecek. Bütün bunların hepsi tamam olsa, yine yetmez, çıkan mahsülü para da edecek ki, işte ancak o zaman çiftçinin yüzü gülecek!..
İşte Kara Rıfkı lakabıyla maruf merhum amcamız da çiftçi olduğundan ve yukarıda saydığımız şartlardan hemen her sene biri ya da bir kaçı eksik kaldığından, her çiftçi gibi o da ömrü boyunca bir türlü oh diyememiş ve borçtan harçtan yakasını bir türlü kurtaramış biriydi.
Hele birinde, bir kaç sene üst üste kötü giden mevsimler sebebi ile iyice sıkıntıya girmiş, üst üste nice "senet kırdırmış"(*) fakat gelen senenin de kötü gelmesi üzerine, artık bankalar da kendisinden iyice yüz çevirmiş, çiftlik sahibi ağa bir adam olarak banka müdürlerinden gördüğü itibar giderek eksilmiş, müdürler giderek onu görmemezlikten gelmeyi tercih eder olmuş...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
09:54
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kara Rıfkı,
Osmaniye'den Hikayeler
14 Mart 2013 Perşembe
Bas dayı, biz de atlarık!..
Bu arada cipin gelmesini merakla bekleyen biri daha var: Fikret Besen. (Fikret amcamız aynı zamanda; biz Osmaniyelilerin medar-ı iftiharı olan sevilen sanatçı Ümit Besen abimizin de babasıdır.) Rıza Sezgin'le akrabalığı da bulunan ve o yıllarda daha 16-17 yaşlarında genç bir delikanlı olan Fikret Besen, arabalara, makinalara, motorlara da son derece meraklı biri. Bunlar nasıl çalışır, nasıl gider hep merak edip duruyor.
Ne ise, soğuk bir Kasım gününün akşam üzeri cip Osmaniye'ye gelince Rıza amca, büyüklerin; "amansın, yamansın, sen daha acemisin, yapma, etme!.." sözlerine pek kulak asmadan ve cipin etrafında dört dönmekte olan Fikret Besen'i de yanına alarak cibi denemek üzere "şöyle bir dolaşmaya" çıkıyor. Çıkıyor ama; "gidiş o gidiş!.." dedikleri hesap, aradan saatler geçtiği halde, bunlardan bir haber gelmiyor.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
11:49
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
10 Ekim 2012 Çarşamba
Mehmet Aslan Muamması (3)
Evet, bir önceki yazımızda kaldığımız yerden devam edecek olursak; Mehmet Aslan sınırı geçerek yeniden Reyhanlı'ya, orada daha önce kendisine büyük yardımları dokunan o çiftlik sahibinin yanına gidiyor. Fakat ne görsün?.. Ortada çiftlik var ama çiftlik sahibi yok! Çiftlik bambaşka bir yer olmuş, el değiştirmiş!.. Nereden çıktığı belirsiz bir mütegallibe (zorba) bu çiftliğe musallat olmuş, çiftlik sahibini öldürmüş ve adamın çiftliğine konmuş!.. Şimdi orada yardakçıları ile beraber kendince ağalık-beylik yapmakta!..
Kısa bir soruşturmadan sonra bu bilgilere ulaşan Mehmet Aslan, kendi kendine, zamanında kendisine çok büyük iyilikleri dokunan o çiftlik sahibinin intikamını alması gerektiğine hükmediyor ve derhal "fellah"(*) kılığına bürünüp iş istemek üzere çiftliğe gidiyor. Orada çiftçibaşını buluyor ve meramını anlatıyor. Fakat çiftçibaşı adama ihtiyaç olmadığını beyanla tam bunu başından savacakken o sırada nasıl olduysa oraya gelen çiftliğin yeni sahibi çiftçibaşına müdahale ederek diyor ki:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
07:21
1 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Mehmet Aslan,
Osmaniye'den Hikayeler
25 Eylül 2012 Salı
Mehmet Aslan Muamması (2)
Mehmet Aslan'ın iki hafta kadar önce yarım bıraktığımız hikayesine bugün kaldığımız yerden devam edelim.
Anlattığımız üzere; düşmanları ve kolluk kuvvetleri tarafından her tarafta delik delik aranan Mehmet Aslan, çareyi Suriye'ye kaçmakta bulmuş ve bu amaçla Reyhanlı'da bir çiftlikte bir müddet saklanmış ve çiftlik sahibinin de destek ve yardımı ile kaçak olarak Suriye'ye kendini atmıştı.
Mehmet Aslan Suriye'ye ya geçmeden, ya da geçer geçmez orada kendisine bir Ermeni kimliği ediniyor ve bu kimlikle o zamanlar Fransızların elinde bulunan Suriye'deki Fransız askeri lejyonuna bir yolunu bulup kendini paralı asker yazdırıyor. Bu noktada, teferruatını tam olarak bilemediğim bir husus ise Mehmet Aslan'ın buradan Fransa'ya geçmesidir. Evet, Mehmet Aslan Fransa'ya gitmiş ve orada bir müddet kalmıştır. Ama lejyoner olduktan sonra mı gitmiştir yoksa lejyoner olmak üzere mi gitmiştir orasını maalesef bilemiyorum.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
05:42
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
7 Eylül 2012 Cuma
Mehmet Aslan Muamması...
Mehmet Aslan, Osmaniye'nin Çardak köyünde doğup büyümüş, ancak kader onu öyle bir noktaya sürüklemiş ki, daha çocuk denecek bir yaşta ve bir anda kendini adına kan davası denilen o illetin içinde buluvermiş ve o saatten sonra da bütün hayatı değişmiş, artık her anı kaçma göçmelerle, vurmalarla kırmalarla geçmiş ve bugün bile nasıl öldüğü konusu bir muamma olarak kalmış bir acayip adam...
Şimdi şunu baştan belirtelim ki, üzerinden çok uzun yıllar geçmiş bu hadiseyi bana anlatanlar çoktan rahmeti rahmana kavuşmuş ve benim de bu hikayeyi dinlememin üzerinden hayli bir zaman geçmiş olduğundan anlatımımda kimi eksiklik ve hatalar bulunabilir. Eğer bir eksiklik ve hatam olursa dilerim bu hikayeyi bilenler burada yazılanları okur ya da haberdar edilirler de bu hikayeye bildikleri ile katkıda bulunurlar...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
14:36
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Mehmet Aslan,
Osmaniye'den Hikayeler
24 Ağustos 2012 Cuma
Osmaniye'mizin efsanevi doktoru: Mahmut Kobaner
Dr. Mahmut Kobaner, ya da halk arasında bilinen ismi ile "Koparan" eski Osmaniye'yi bilenler için yardımsever, babacan, işini ciddiye alan bir doktor ve hakikaten bir efsane idi. Eskilerin "nev'i şahsına münhasır" dedikleri türden, yani kendine has özellikleri olan ilginç bir adamdı. Aslen Osmaniyeli olmamakla beraber nereli olduğunu tam bilemesem de kuvvetli ihtimal Rus hakimiyeti altında kalmış Kırım Tatarları veya Hazar bölgesinde yaşamış Türk boylarından birine mensup olduğunu biliyorum. Zaten "Kobaner" olan soyadı, onun Kuzey Kafkasya'da bulunan Kuban nehri civarından gelmiş bir boya mensup olduğunu düşündürüyor.
Kendisini şahsen tanımak şansına sahip olduğum bu değerli insanın Osmaniye'ye pratisyen doktor olarak uzun yıllar büyük hizmeti geçti. Evvela şunu söyleyelim ki, çok kültürlü bir adamdı. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde yetiştirilmiş doktorlardan biri olduğunu söylersek ne demek istediğimizi daha iyi anlatmış oluruz. Arabası olduğu halde şehiriçinde hep bisiklet kullanır, içti mi iyi içen, boğazına düşkün ve hemen her sabah hamama giderek terlemeyi sıhhatine çok faydalı bulan, sportmen ve aynı zamanda iyi güreş tutabilen kuvvetli bir adamdı. Osmaniye'de görev yaptığı dönemde Fettahzâde Emin Ersoy efendinin kızı ile evlenmesi ile Osmaniye'de yerleşmeye karar vermiş olduğunu düşünüyorum. Ne ise, rahmetliyi tanıtnak için bu kadarı yeter diyelim ve halk arasında dilden dile söylenen hikayelerinden bazılarını burada sizlere aktarmaya çalışalım.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
09:17
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
11 Mayıs 2012 Cuma
"Fık" desin indireceez!..
Şimdi ölü mü sağ mı, bilemiyorum. Ölmüş ise Allah rahmet eylesin, sağ ise Allah sağlık, sıhhat versin. Sağ ise de şimdi yaşı bir hayli ilerlemiştir. "Kimden bahsediyorsun yahu!.." diyorsanız, bahsettiğim adam Ayhan abidir. Soyadını hatırlayamadım ama; Osmaniyeli olupta yaşı 50'nin üzerinde olanlar "Postahaneci Ayhan" adını duyarlarsa, onu mutlaka ve derhal hatırlarlar.
Niye "postacı" değil de "postaneci" (postahaneci) derlerdi diyorsanız, onun da cevabı şudur: Bilhassa yayla vakti gelipte, PTT, Zorkun'a sezonluk şubesini açtığında oraya Ayhan abiyi gönderirdi. Abim de orada tek başına, hem tahsilat, hem posta işleri, hem de santralcılık işlerini görürdü. Santralcılık deyince, telefon görüşmesi yapmak için şubeye gelenlerin yanı sıra, bir de evlere çekili manyetolu telefonlardan arayanları, önündeki santral kutusunda bulunan fişleri bir yerden çekip, bir yere sokarak birbirine bağlardı. Kumral, babayiğit, alabros kesilmiş saçı, siyah kemik çerçeveli gözlüğü ve kulağının arkasına taktığı kısa kurşun kalemi ile, biraz da yabancılara, bilhassa Almanlara benzerdi. Görevini son derece ciddiye alan bu adam, aynı zamanda düz mantıklı, sade bir adamdı. Her ne ise, asıl anlatmak istediğimiz şey, işte bu Ayhan abinin o düz mantığını anlatan küçük bir hikayedir. Şöyle ki:
Niye "postacı" değil de "postaneci" (postahaneci) derlerdi diyorsanız, onun da cevabı şudur: Bilhassa yayla vakti gelipte, PTT, Zorkun'a sezonluk şubesini açtığında oraya Ayhan abiyi gönderirdi. Abim de orada tek başına, hem tahsilat, hem posta işleri, hem de santralcılık işlerini görürdü. Santralcılık deyince, telefon görüşmesi yapmak için şubeye gelenlerin yanı sıra, bir de evlere çekili manyetolu telefonlardan arayanları, önündeki santral kutusunda bulunan fişleri bir yerden çekip, bir yere sokarak birbirine bağlardı. Kumral, babayiğit, alabros kesilmiş saçı, siyah kemik çerçeveli gözlüğü ve kulağının arkasına taktığı kısa kurşun kalemi ile, biraz da yabancılara, bilhassa Almanlara benzerdi. Görevini son derece ciddiye alan bu adam, aynı zamanda düz mantıklı, sade bir adamdı. Her ne ise, asıl anlatmak istediğimiz şey, işte bu Ayhan abinin o düz mantığını anlatan küçük bir hikayedir. Şöyle ki:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
02:32
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
8 Nisan 2012 Pazar
Devlerin Aşkı
İşin doğrusu, yazlık sinemaları unutalı çok zaman oldu. 50'li yıllardan hemen hemen 70'li yılların sonuna kadar güzel Anadolu'muzun bir çok şehir ve kasabasında bulunan tahta sandalyeli o güzelim yazlık sinemalardan şimdi ne yazık ki artık eser yok!
Giderek bir yaşam biçimi haline gelen ve hayatımızın bir parçası olan o yazlık sinemalar, o yılları yaşamış olanların hafızalarında; sadece bir sinema olarak değil, büfelerinde satılan şehir gazozlarından leblebi-çekirdeğe, cadde, sokak ve mahallelerde gündüzden gezdirileren tahta filim kartelaları ve kartelacıları ile de şüphesiz ki, çok güzel anılar bırakmıştır. Hele çocuklar ve kadınların eşleri ve babaları tarafından "akşam sinemaya götürülmeleri", o günü başlı başına özel bir gün yapmaya yeter de artardı bile!.. Ha, bir de arada bazen öyle filimler gelirdi ki, sadece şehir ve kasabalardan değil köylerden bile insanlar gürem gürem bu filimi seyretmeye gelirlerdi. Öyle ki, sinemaya giden yollardaki o kalabalıkları bugün bir gören olsa, onları ya maça, ya da parti mitingine gidiyorlar zanneder!
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
09:12
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
1 Ocak 2012 Pazar
"Oy Aliye, Aliye!.."
Hepinize hayırlı seneler dileyerek yeni yılın ilk hikayesini yazmaya başlayalım.
60'lı, 70'li yılların Osmaniye'sini bilenler "kadın doğum uzmanı" doktor İbrahim Büyükoğlu'nu da mutlaka ki hatırlarlar. Kendisinin aslen nereli olduğunu şahsen bilemiyorum ama bir Osmaniyeli olarak "eniştemiz" olduğunu bilirim. Zira Dr. Büyükoğlu, Osmaniye'nin eski ailelerinden olan ve "mahsereciler" adı ile bilinen ailenin kızı olan Aliye hanım ile evli idi. Aliye hanım, Osmaniye Merkez Ortaokulundan coğrafya hocam olduğu gibi, oğlu Orkun Büyükoğlu ile de hem mahalleden, hem de aynı okuldan arkadaşlık yapmışlığımız vardır.
Buradan hareketle, hikayemizin ana mevzuuna doğru hareket edecek olursak, değerli hocamız Aliye hanım, ben ve benden en az 8-10 dönem daha önceki abi ve ablalarımıza da hocalık etmiş prensipli ve disiplinli bir hanımefendi idi.
İşte, bugünkü hikayemizin kahramanı olan Zeki (Teke) ağabeyimiz de, onun öğrencilerinden biri olma şansına sahip olmuş abilerimizden biridir. Tabii ki, Zeki abimizin nasıl bir talebe olduğunu da ancak bilen bilir!.. Hani, daima sınıfın en arka sıralarını tercih eden ve yaşı sınıf ortalamasından en az bir kaç yaş büyük olan bir öğrenci tipi vardır ya, işte Zeki abimiz de o zamanlar, bu tip öğrenciler içinde, sınıfının en çok sivrilmiş ve-ister istemez- kendisini "sevdirmiş ve saydırmış" olanıdır!..
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
10:14
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
23 Aralık 2011 Cuma
İçe içe gitti rahmetlik!..
Şimdi, şu anlatacağımız hikayenin üzerinden belki en azından 60 yıl geçmiştir. Lâkin, her bir meselenin bir görünen, bir de görünmeyen yüzü olduğunu ve her işin görünen tarafına bakıp da derhal bir hüküm vermenin ne kadar mahzurlu olduğunu göstermesi bakımından bu hadise, bence bugün bile ehemmiyetini muhafaza etmektedir. Bu bakımdan, bu ön izahatten sonra şimdi geçelim hikayemizi anlatmaya...
Eski mahalle komşularımızdan biri olan rahmetli bir amcamızın içkiye olan düşkünlüğünü o zamanlar bilmeyen yoktu. (Şimdi burada hemen şunu da belirtelim ki, bizim buralarda "içki" denince akla hemen "rakı" gelir. Hattâ, burada işi daha başındayken düzeltelim ki; bizim buralarda "rakı"yı diğer içkilerle aynı kefeye koyup, adını onlarla birlikte telaffuz etmek pek de alışılmış bir şey değildir ve böyle yapmak da garip karşılanır. Yani, rakı rakıdır. "İçmek" deyince de o sebepten akla hemen ilk o gelir). Her ne ise, bunu artık burada keselim, biraz daha uzatıp da, mevzuyu başka bir tarafa kaydırmayalım...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:52
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
24 Kasım 2011 Perşembe
İnek bile...
Efendim, bugün bahsedeceğim abimizin son durumundan şu an itibarı ile doğrusu bir haberim yok ama dileyelim ki, inşallah sağlık ve sıhhatte olsun kendileri... Bahsettiğim abimiz, bir dönem bilhassa Osmaniye gençlerinin çok iyi tanıdığı Şükrü hocamızdır (Arıkan).
Bu Şükrü hocamız, din konusunda kendisini yetiştirmiş bir öğretmenimizdir, Osmaniye İHL Lisesinde müdürlük yapmıştır ve ayrıca "hocalık" vasfı taşıyan bir insan olarak da ehl-i Muhammed'in önüne düşüp, ne pahasına olursa olsun onu "ıslah etme" işine büyük bir azim ve kararlılıkla kendisini adamış "fedakâr" bir din adamımızdır.
Lakin, hepimizin malûmudur ki, insanoğlu kısım kısım yaratılmıştır. Kimi bilir konuşur, kimi bilmez konuşur, amma dinletir amma dinletemez, kimi de alim olur amma derdini kimseye anlatamaz. Bir de Şükrü hocamız gibi adamlar vardır ki, başları boş kaldığında "Allah korkusu"nu boşlamaya her daim meyyal olagelmiş Müslüman ekseriyatın bu hallerine vakıf olduklarından, ehli Müslümanın kafasına "Allah korkusu"nun bir daha çıkmamacasına yerleştirilmesi gerektiğini bilir de, anlattıkları bir kulaktan girip diğerinden çıkmasın diye, din hakkında bilinmesi gereken ne varsai muhatabın kafasına tokmaklaya tokmaklaya da olsa sokulması gerektiğini düşünürler. Bilirlerse bütün bunlar da zaten hep ehli İslamın kendi menfaati içindir!..
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:00
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
12 Ekim 2011 Çarşamba
"Ziraatçi Mustafa Efendi'nin Bitmeyen Serveti ve Mustafa Fuad Y'in Bir Türlü Alamadığı Banyo Sobası"
Hiç, "bu nasıl bir başlık böyle" demeyin, bu başlığı bu şekilde yazan ben değilim. Bilakis, bu başlık; (kim bilir kaçıncı kez) sona eren bir "ortaklığın" ardından, diğer ortak Ahmet Y. tarafından-müşterek arkadaşlarını bilgilendirmek üzere, (ya da yanlış bilgilendirilmesini önlemek amacı ile) yazılmış bir raporun(!) başlığıdır.
Evet, sözlerimde bir yanlışlık yok, aynen böyle!..
Ahmet Y. Bey, (ki, kendisi ve kendisinden bir yaş küçük "erkek" kardeşi Mustafa Y. çocukluğumuzdan bu yana, mahalle arkadaşlarımızdır) kardeşi ile yaptığı bir ortaklığın daha sona ermesi münasebeti ile zamanında böyle bir rapor yazıp, 8-10 nüsha halinde çoğaltarak müşterek arkadaşlarına dağıtmış, böylece bir nüshası da benim elime ulaşmıştı.
Ahmet kardeşimin yazıp dosyaladığı, yaklaşık 11 sayfa tutan raporun başlığı niye böyle diye soracak olursanız, o da şu:
Ortaklık sırasında Ahmet kardeşimiz evli, Mustafa ise bekâr. İkisi de doğuştan fevkaladenin fevkinde "tutumlu" insanlar! Ortaklık sermayesi ise, (her zaman olduğu gibi!..) dedeleri "Ziraatçi Mıstaa Efendi"den kalma bir gayrımenkulün satışından gelen para ile konulmuş durumda.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
14:31
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
29 Eylül 2011 Perşembe
Kemal Amca
Evet, "Kemal Amca", yani "amca" onun lakabı idi. Hemen baştan belirtelim ki, rahmetli Kemal Amca, aynı zamanda genç yaşta toprağa verdiğimiz merhum Hamdi Akın (Lokur) abimizin de babasıdır.
Osmaniye'mizin enteresan simalarından biri olan Kemal Amca, aynı zamanda kumara düşkün bir adamdır da... Bu yüzden, nerede bir kumar mekânı var ise, orada mutlaka bir boy göstermişliği vardır. Birazdan size anlatmaya başlayacağım hikaye de işte böyle bir mekânda yaşanmış bir hadisenin hikayesidir. Bunu bana bizzat anlatan da, merhum Nihat Sezgin amcamızdır. Öyle ise, şimdi başlayalım hikayeyi anlatmaya:
1950-60'ların Osmaniye'sini hatırlayanlar bilir, Çınarlı Kahve'nin karşısında, cadde üzerinde, arkası Çomu'ların hanına bakan iki katlı, kerpiç bir bina vardı. Daha öncesinde kimin konağı idi, ya da ne için yapılmıştı bilemiyorum ama, 50'li yıllarda bu bina "kulüp" olarak kullanılmakta imiş. Bir Aralık ayında, gece yarısına doğru bu kulübe uğrayan Nihat amcamız, salonda arkadaşı ve akrabası Ahmet Ünlü ile karşılaşıyor. Hoş-beş esnasında, odada kumar oynayanların içinde Kemal amcanın da olduğunu öğreniyor.
O günlerde, memlekette "özel sigortacılık" yeni bir sektör olarak piyasa girmiş bulunduğundan, yaklaşmakta olan yılbaşı dolayısı ile bu sigorta şirketleri, müşterilerine "cüzdan" ve "anahtarlık" gibi çeşitli hediyeler vermekteler... Ahmet Ünlü'ye de işte böyle bir cüzdan hediye gelmiş, o da kulübün salonunda oturmuş, eski cüzdanındakileri, yeni cüzdanına aktarmakla meşgul. Bunu gören Nihat amcanın aklına derhal bir muziplik geliyor ve Ahmet Ünlü'ye diyor ki:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:00
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
26 Ağustos 2011 Cuma
Aferim ulan Memmet!..
(Dikkat: Umumi ahlak ve adaba mugayir vak'a, lütfen +18 ve üzeri olanlar!..)
Sene 40'lı yılların sonu... Yer ve adres belirtmeyelim, bir ana ve genç kızının birlikte yaşadıkları bir ev... Kadın, gençlik zamanlarını bir hayli hızlı geçirmiş bir meslek erbabı. Emekliliğinin geldiğini düşündüğünde, son çalıştığı yer olan Osmaniye'de bir ev alıyor ve kızı ile birlikte sakin bir hayata geçiş yapmak istiyor. Fakat ne mümkün?!.. O dönem Osmaniye'sinin gençlerinden Topal Halil (hani o gâvur olan) ve Mehmet ..... emmim, kadının kızına ayrı ayrı göz koymuşlar ve bu yüzden sık sık ev ziyaretlerine başlar olmuşlar. Kız da anasının kızı olduğundan, bunlar eve girip çıkarken birbirleri ile karşılaşmadıkça pek bir sorun çıkmıyor olsa da, kazara karşılaştıklarında, mutlaka bir itiş kakış oluyor. Çünkü, ikisi de kızı sahiplenmeye, "dost tutmaya" çalışıyorlar!.. Aradan zaman geçtikçe rekabet, tabiatı ile daha da bir kızışıyor. Mesele, mahalle sınırlarını da aşıp, Osmaniye'ye kadar yayılıyor...
Sene 40'lı yılların sonu... Yer ve adres belirtmeyelim, bir ana ve genç kızının birlikte yaşadıkları bir ev... Kadın, gençlik zamanlarını bir hayli hızlı geçirmiş bir meslek erbabı. Emekliliğinin geldiğini düşündüğünde, son çalıştığı yer olan Osmaniye'de bir ev alıyor ve kızı ile birlikte sakin bir hayata geçiş yapmak istiyor. Fakat ne mümkün?!.. O dönem Osmaniye'sinin gençlerinden Topal Halil (hani o gâvur olan) ve Mehmet ..... emmim, kadının kızına ayrı ayrı göz koymuşlar ve bu yüzden sık sık ev ziyaretlerine başlar olmuşlar. Kız da anasının kızı olduğundan, bunlar eve girip çıkarken birbirleri ile karşılaşmadıkça pek bir sorun çıkmıyor olsa da, kazara karşılaştıklarında, mutlaka bir itiş kakış oluyor. Çünkü, ikisi de kızı sahiplenmeye, "dost tutmaya" çalışıyorlar!.. Aradan zaman geçtikçe rekabet, tabiatı ile daha da bir kızışıyor. Mesele, mahalle sınırlarını da aşıp, Osmaniye'ye kadar yayılıyor...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
18:38
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
(18+) Hikayeler,
Osmaniye'den Hikayeler
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Asıl "tecdid-i iman" etmesi gereken kim?
Efendim, "Tecdid-i İman" meselesi müslümanlar için önemli bir meseledir ve "iman tazelemek" manasına gelir. İmanını tehlikeye düşürecek kadar büyük bir günah işlediğini düşünen ve bundan nedamet duyan bir müslüman, "tecdid-i iman" yoluna başvurarak tövbe etmeli ve imanını yenilemelidir. "İyi de, şimdi bu da nereden çıktı" derseniz, işte bugün de bu mesele ile ilgili eski bir hikaye hatırıma geldi de, onu anlatayım dedim.
Burayı takip edenler bilir, daha önce de değinmiştik; biz Türklerin müslümanlık anlayışına uzun zamandır bir haller olmuş olmalı ki, helalle haramı, günahla sevabı birbirinden ayırmakta bile çoğu zaman ihtilafa düştüğümüz gibi, güzel dinimizi siyasetimiz içine dahil etmekten de kendimizi bir türlü alamıyoruz.
Bize bu sözleri ettiren ve hikayemize mevzu teşkil eden hadise ise şu:
Malum, o zamanlar, 1915 yılında vuku bulan Çanakkale muharebelerimiz için yurdun dört bir yanından vatan evlatları celbedilip Çanakkale cephesine sevk edilmekte. Bunlar içinde de bizim Osmaniye'nin Çardak köyünden iki arkadaş da var ve bunlar da diğerleri ile beraber bir trene bindirilerek cepheye sevk ediliyorlar. Fakat bu iki arkadaştan biri çok huzursuz, ha bire öteyi beriyi kontrol ediyor, sanki kafasında bir şeyler kuruyor... Derken, çok geçmeden de mesele anlaşılıyor. Meğer bu bizimki, trenden atlayıp da kaçma planları yapar imiş!.. Yanına belki yoldaş olur diye de bu fikrini arkadaşına açıyor:
Burayı takip edenler bilir, daha önce de değinmiştik; biz Türklerin müslümanlık anlayışına uzun zamandır bir haller olmuş olmalı ki, helalle haramı, günahla sevabı birbirinden ayırmakta bile çoğu zaman ihtilafa düştüğümüz gibi, güzel dinimizi siyasetimiz içine dahil etmekten de kendimizi bir türlü alamıyoruz.
Bize bu sözleri ettiren ve hikayemize mevzu teşkil eden hadise ise şu:
Malum, o zamanlar, 1915 yılında vuku bulan Çanakkale muharebelerimiz için yurdun dört bir yanından vatan evlatları celbedilip Çanakkale cephesine sevk edilmekte. Bunlar içinde de bizim Osmaniye'nin Çardak köyünden iki arkadaş da var ve bunlar da diğerleri ile beraber bir trene bindirilerek cepheye sevk ediliyorlar. Fakat bu iki arkadaştan biri çok huzursuz, ha bire öteyi beriyi kontrol ediyor, sanki kafasında bir şeyler kuruyor... Derken, çok geçmeden de mesele anlaşılıyor. Meğer bu bizimki, trenden atlayıp da kaçma planları yapar imiş!.. Yanına belki yoldaş olur diye de bu fikrini arkadaşına açıyor:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
18:25
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Tongurdak Kelleli Hüseyin Ağa
Efendim, daha önce "Ben bunun anasını çok istediyidim" başlıklı hikayemizde bir vesile ile adı geçmiş bir "Tongurdak kelleli Hösiin ağa" var idi. İşte bu "Hösiin Ağa" ile ilgili Osmaniye'nin yerli ailelerinden birine mensup merhum Dede dayımızın (Dede Güven) oğlu değerli ağabeyimiz Celal Güven, bize öyle bir "çocukluk anısı" anlattı ki, bu anıyı burada paylaşarak Osmaniye'mizin mizah tarihine geçirmemek cidden büyük bir hata olurdu. O halde, şimdi gelin "Hösiin Ağa"nın bu yeni hikayesini, daha önce anlattığımız bir özelliğini de yeniden hatırlatarak hikayemize başlayalım:
Belki duydunuz, belki duymadınız ama biz Türkler ile ilgili, yine bizden birileri tarafından uydurulmuş, az bilinen bir söz vardır: "Türk üşümez, donar!.." İşte, "Tongurdak Kelleli Hösiin Ağa" da, anladığımız kadarı ile kendini bu "üşümeyen" Türklerden sayan biri.. Zira, o zamanlar Zorkun yaylasının su ihtiyacını karşılayan ve "Bahrazın Gözü" adı ile bilinen, o buz gibi kar sularının "kaynadığı" yerde, o; "karpuz çatlatan" buz gibi sularda, "Hösiin Ağa"nın her sabah namazından önce mutlaka bir kere "çimdiği", bir efsane gibi söylenir dururdu. Ki, bırakın sabahın erken saatlerinde bu sularda yıkanmayı, öğle sıcağında bile o suya ayak sokmanın her babayiğidin harcı olmadığını bilenler iyi bilir.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
03:48
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
22 Temmuz 2011 Cuma
"On liramı almadan şurdan şuraya gitmem!.."
Eski günlerde, şimdiki gibi borsa, döviz, repo mepo gibi işler ve televizyon gibi bir alet henüz memlekette olmadığından olsa gerek, insanların birbirleri ile daha çok vakit geçirdikleri anlaşılıyor. İşte, bugün o günlerden bir hatıra olmak üzere küçük bir hikaye daha nakledeceğiz.
Osmaniye'nin bilinen simalarından Nihat Sezgin amcamız, her sabah evinden çıktığında arkadaşı "Berber Ahmet"in (Soyyiğit) dükkânına mutlaka bir uğrak verirmiş. Bir gün, yine o mutad ziyaretlerinden birinde, tam berber dükkanına girerken beraber, bir müşterisini tıraş etmekte olan Berber Ahmet, önce dükkanda oturan birine anlamlı(!) bir bakış atıp sonra Nihat amcaya dönüyor ve:
-"Gel bakalım Nihat efendi, geel!.. Bu dünyada işin sağlam, ne fakir fukaradan haberin var, ne abdestten namazdan!.."
diyerek, bir laf dokunduruyor. Asıl maksadı ise dükkanda tıraş sırası bekleyen "Hambal (hamal) Gazi"ye işaret vermek!. Zira bu Hambal Gazi, iri yarı, abdestli namazlı, lâkin kafadan biraz çatlakça ve oldukça da asabi bir Kürt. Bilhassa da abdest namaz konusunda çok hassas. Hele ki, hali vakti yerinde olup da abdesti namazı ihmal edenlere daha bir öfkeli olduğu herkesin malûmu olan bir zat.
Ne kadar "eyvah!.." dese de, böyle bir ortama bir kere "düşmüş" bulunan Nihat amca, hambal Gazi'nin;
-"Gel buraya bakalım efendi, gel otur bakayım şöyle!.."
diyerek yaptığı emrivakiye ister istemez riayet ediyor ve hambal Gazi'nin yanıbaşına oturmak zorunda kalıyor.
Başlıyor mu hambal Gazi:
Osmaniye'nin bilinen simalarından Nihat Sezgin amcamız, her sabah evinden çıktığında arkadaşı "Berber Ahmet"in (Soyyiğit) dükkânına mutlaka bir uğrak verirmiş. Bir gün, yine o mutad ziyaretlerinden birinde, tam berber dükkanına girerken beraber, bir müşterisini tıraş etmekte olan Berber Ahmet, önce dükkanda oturan birine anlamlı(!) bir bakış atıp sonra Nihat amcaya dönüyor ve:
-"Gel bakalım Nihat efendi, geel!.. Bu dünyada işin sağlam, ne fakir fukaradan haberin var, ne abdestten namazdan!.."
diyerek, bir laf dokunduruyor. Asıl maksadı ise dükkanda tıraş sırası bekleyen "Hambal (hamal) Gazi"ye işaret vermek!. Zira bu Hambal Gazi, iri yarı, abdestli namazlı, lâkin kafadan biraz çatlakça ve oldukça da asabi bir Kürt. Bilhassa da abdest namaz konusunda çok hassas. Hele ki, hali vakti yerinde olup da abdesti namazı ihmal edenlere daha bir öfkeli olduğu herkesin malûmu olan bir zat.
Ne kadar "eyvah!.." dese de, böyle bir ortama bir kere "düşmüş" bulunan Nihat amca, hambal Gazi'nin;
-"Gel buraya bakalım efendi, gel otur bakayım şöyle!.."
diyerek yaptığı emrivakiye ister istemez riayet ediyor ve hambal Gazi'nin yanıbaşına oturmak zorunda kalıyor.
Başlıyor mu hambal Gazi:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:18
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler









