24 Ekim 2020 Cumartesi
KÖR KADI'NIN HİKAYESİ
29 Eylül 2020 Salı
Aslına bakarsan muhtarlık "Değirmençi Memmed"in hakkıydı
Bilenler bilir ki, bu memlekette muhtarlık seçimlerini kavgasız, gürültüsüz geçiren bir köy neredeyse yok gibidir. Her seçim, büyük çekişmelere gebedir ve mutlaka bu gerilimi boşaltacak bir bahane her zaman bulunur. İşte bugünkü hikayemizin konusu da bu. Fakat anlatacağımız hadiseyi okuyunca, "kavgalı döğüşlü seçimin gözünü seveyim" demeyeceğinizden emin değilim. Neyse, uzatmadan konuya giriş yapalım ve eskilerin dediği gibi, mevzuya muttâli olalım ve ne imiş bu kadar mevzuyu hususî kılan, onu bir anlayalım.
Efendim, başta da söylediğimiz üzere, birgün yine bir köyümüzde, muhtarlık seçimlerinin giderek tehlikeli bir hâl alması sebebi ile, bölgenin jandarma komutanı seçim sistemini değiştirme kararı alıyor ve bunu muhtar adaylarına duyuruyor. Şöyle ki:
6 Mayıs 2020 Çarşamba
Yeter ki, Cenâb-ı Allah vermeyi dilesin!
Adamın biri şuraya buraya bir hayli borçlanmış. Ödemekten âciz kalmış: “Ayasofya’nın top kandili altında kırk sabah namazı kılarsan borcundan kurtulursun!.” diyerek, buna akıl vermişler. Adamcağız da cânı gönülden kabul ederek otuz dokuz sabah Ayasofya’da top kandilin altında sabah namazı kılmış.
Kırkıncı sabah aşk ve muhabbetle daha ortalık karanlık iken acele sokağa çıkmış, câmiye koşa koşa giderken bir adama çarpmış, başından külâhı yere düşmüş, eğilip aldıktan sonra doğruca camiye varmış, top kandilin altına gidip sabah namazını kılmaya başlamış. Namazdan sonra oturup Cenabı Hak'kın ihsânını beklemeye başlamış.
Câmiin içinde ne kadar insan varsa adamcağızın yanına gelip ona kese kese olup para vermişler, Kısa bir süre sonra adamcağızın önünde bir hayli akçe yığıla kalmış!. Nihayet yanına caminin imamı yaklaşarak:
12 Eylül 2017 Salı
Derdim çoktur, hangisine yanayım
Bugün sizlere anlatacağım hikaye, yaşanmış bir hikayedir.
Adam, yılların tapu müdürü.
Bir gün nasıl oluyorsa şeytana uyuyor ve büyük bir menfaat karşılığı, bir tapu işleminde yolsuzluğa tevessül ediyor. Ediyor ama çok sürmeden de kolluk kuvvetleri tarafından suçüstü yakalanıyor ve konu mahkemeye intikal ediyor. Suç büyük, dolayısı ile cezası da büyük! Durumu inceleyen müdürün avukatı cezadan kurtulmanın tek çaresi olarak, müvekkiline cezasının kendisine ancak “deli raporu” alabilirlerse hapise girmekten kurtulabileceğini söylüyor. O da, “hiç yoktan iyidir” diye düşünerek avukatın bu önerisini kabul ediyor.
Sözü uzatmayalım, bunun için gerekli girişimlerde bulunuluyor ve müdür de cezaevine gitmek yerine, deli olup olmadığının tespiti için bir akıl hastanesine sevk ediliyor. Bu durumu bir “ehven-i şer”(kötünün iyisi) olarak gören müdürün içi de böylece bir nebze olsun ferahlamış oluyor. Oluyor olmasına ama, çok geçmeden akıl hastanesinin cezaevinden bile kötü bir yer olduğunu anlaması da çok uzun sürmüyor!
3 Temmuz 2015 Cuma
Bir tilki hikayesi...
Arap çöllerinin birinde günlük nafakasını çıkarmak için her gün uğraşmaktan artık yorulan bir tilki, karnını doyurmanın daha kolay bir yolu olması gerektiğini epey bir zamandır düşünür dururmuş. Derken bir gün yine aç bîlaç çöllerde gezinir dururken bir vahada istirahat etmekte olan bir deve kervanına rast gelmiş. Onları uzaktan izlemeye başlamış. Dikkatli bir gözlem neticesinde, develerin bazılarının arka bacakları arasında sallanıp duran iki tane yuvarlak, parlak ve alımlı et parçasının varlığını oldukça dikkat çekici bulmuş. Zeki olduğunun da bilincinde bir hayvan olarak derhal bir durum tespiti yapmış ve kendine bir harekât planı çıkarmış. Zira, şuna kesin kanaat getirmiş ki, develerin arka bacakları arasında sallanıp duran bu iki yuvarlak top, öylesine zayıf bir bağla deveye bağlı ve develer yürüdükçe öylesine bir güçlü bir şekilde sallanıyor ki, bu kadar sallanmaya o zayıf bağ dayanmaz ve eninde sonunda mutlaka düşecektir!..
Netice olarak bundan o kadar emin olmuş ki, kervan yola düzüldüğünde onları arkadan gizlice takip etmeye karar vermiş. Demeye gerek yok, kervan bir müddet sonra yola koyulmuş, bizimki de arkasından…
24 Mart 2015 Salı
Babanız b.ku yedi!..
Eski zamanların birinde, malı mülkü, çoluğu çocuğu ile tabir yerindeyse güm güm gümüleyen çok zengin bir adam varmış. Adam aynı zamanda dinine diyanetine, hayrına hasenatına da önem veren biri olarak bilinirmiş.
Fakat ne olmuşsa, nasıl olmuşsa olmuş, bu sapasağlam adam hiç beklenmedik bir zamanda küt diye gidivermiş!..
Onu tanıyanlar, bilenler ve çoluk çocuğu başta olmak üzere herkeste bir şaşkınlık! Öyle ya, bu kadar zengin bir adam bu kadar mı ani ölür, ölüm, parası olana da mı bu kadar kolay gelir?...
Açıkça dillendirilmese de akılların derinliklerinde oluşan bu düşüncenin tesiri ile olsa gerek, çocukları babalarının bu ani ölümüyle hiç olmazsa öte tarafta iyi bir muamele ile karşılaşıp karşılaşmayacağının merakına düşmüşler. Nasıl olsa bu dünyada paranın güç yetiremeyeceği hiçbir zorluk yoktur diyerek bu meraklarını giderecek bir yol aramışlar. Derken, arayan bulur hesabı; babalarının mezarı içine bir kişilik bir yer daha açtırıp buraya bedeli mukabilinde bir fukarayı bie geceliğine yatırırız, o da ertesi günü bize babamızın hesabını nasıl verdiğini bize anlatır diye düşünerek çareyi bunda bulmuş ve harekete geçmişler. Etrafa tellallar da çıkararak durumu halka ilan etmişler.
21 Eylül 2011 Çarşamba
Alim'i gördün mü Alim'i..?!
Yörükler, bir zamanlar, rızıkları gereği; hep dağları, yaylaları yurt tuttuklarından, şehirlerde, kasabalarda ne olur, ne biter-şimdiki gibi iletişim ve haberleşme vasıtaları da olmadığından-pek haberleri olmadan yaşar giderlerdi. Ne var ki, tabiatla koyun koyuna yaşayan bu mert, yiğit ve temiz fikirli insanların bu "temiz fikirlilikleri", çoğu zaman onların başına türlü işler açmış, şehirli milletinin de bunları dillerine dolamalarına sebep olmuştur. İşte, bugün anlatacağımız hikaye de, bu türden bir hikaye...
* * *
Çook uzun yıllar önce, Toroslarda yaşayan bir Yörük Obasının ileri gelenleri, dağ başlarında hocasız fakısız bir Müslümanlık yaşamaktan sıkıntı duymuş olmalılar ki, buna bir çare arıyorlar. Zira, zaman zaman hastalanan ya da ölen oluyor ama bunların başında en azından bir Kur'an okunması lazım, o bile yok!..
Peki ne yapmalı?..
Şehre giden aklı başında bir kaç adama görev vermeli, gereken ne ise aklı başında bir hocaya danışılmalı...
Onlar da öyle yapıyor ve araya araya, "aklı başında"(!) bir hoca buluyorlar ve anlatıyorlar sıkıntılarını... Hoca ise hin oğlu hin, diyor ki:
25 Haziran 2011 Cumartesi
"Bay Yusuf Ziya..."
Efendim, sene 1940'lı yıllar... Malum, o yıllarda üniversite tahsili dendi mi akla en önce İstanbul geliyor. Memleketin dört bir yanından aileler, çocuklarını üniversite tahsili için İstanbul'a gönderiyorlar. Bunlardan biri de Malatya'dan Yusuf Ziya adlı bir delikanlı. O zamanlar şimdiki gibi envai türden haberleşme vasıtaları yok. Durum acil ise telgraf çekilir, değil ise mektup yazılır. İşte bu Yusuf Ziya beyin babası da oğluna zaman zaman mektup "yazdırarak" memleketten haber veren ve gelen mektupları da birilerine "okutturarak" oğlundan havadis alan, okuma yazması olmayan "ümmi" bir amca. Bir gün, yine oğluna mektup yazılması zarureti hasıl olunca bu amcamız etraftan birilerini yakalıp yanına oturtuyor ve eline kâğıdı kalemi tutuşturup, başlıyor yazdırtmaya. Ne ise, mektup bitiyor, katlanıp zarfına konuluyor ve sıra geliyor zarfın üzerine adresi yazmaya...
Amcam başlıyor adresi söylemeye:






