.
Anı ve biyografi kitaplarını okumanın en hoş yanı nedir deseniz, tarihe mal olmuş kişileri okuyucuya "gayr-ı resmî" yüzleri ile de tanıtmalarıdır derim. Tıpkı size alıntılayarak aşağıda aktaracağım Kruşçev'in hatıralarında yer alan şu bölüm gibi:
"(..)Bu sonsuz ve can sıkıcı yemekler süresince, Stalin,
hikâyeler anlatarak bizi ağırlardı.
İşte Stalin’in anlattığı hikâyelere bir örnek daha:
“Bir gün kış günü, tüfeğimi alıp Yenisey Nehrini kayakla
geçerek avlanmaya çıkmıştım. Oniki verst (sekiz
mil) kadar gittikten sonra bir ağaç dalına konmuş keklikler
görmüştüm. Doğrusunu söylemek gerekirse onların keklik
olduğunu bilmiyordum. Ben bunları daha önce de avlamıştım,
ama, daha çok otlar arasında bulunduklarını sanıyordum.
Neyse, yaşayan öğrenir demişler. Yakına gelince
ateşe başladım. Ağaçta yirmi dört kuş, tüfeğimde de on
iki kurşun vardı. On ikisini öldürdüm. Gerisi kımıldamadan
dalda oturuyorlardı. Kurşun almak için dönmeye karar verdim.
Gittim, yeni kurşun aldım, döndüm. Kuşlar hâlâ yerlerinde
duruyorlardı." Ben sözünü kesip;
-"Ne demek istiyorsun, hâlâ orada
oturuyorlardı demekle?” diye sordum.
17 Mayıs 2019 Cuma
Avcılık ve "Atıcılık" konusunda Stalin'in bu kadar iyi olduğunu ben de yeni duydum
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:48
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Avcı Hikayeleri,
Dünyadan Hikayeler
7 Ağustos 2018 Salı
İstanbul'da bir Camii ve onun ilginç hikayesi
Osmanlı döneminde "Dersaadet", yani "Saadet/Mutluluk Kapısı" olarak anılan İstanbul, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildikten sonra malûm, yüzlerce güzel mimari eserle ve bilhassa da emsali az bulunur güzellikte camilerle tezyin edilmiş/süslenmiş, dünyaca ünlü bir şehrimizdir. Bu şehrimize dair çok sayıda efsane ve hikayenin var olduğu ise bilenlerin malûmdur. İşte şimdi anlatacağımız hikaye de bunlardan biridir ve Evliya Çelebi tarafından bizlere aktarılmıştır.
Şöyle ki:
İstanbul'un Fatih semtinde yer alan bu Cami, IV. Murad'ın Sadâret Kaymakamı ve Sadrâzamı Hafız Ahmed Paşa tarafından H.1004/M.1595 yılında Medrese, türbe, Dârü'l-Kurra ve Sebille birlikte külliye şeklinde yaptırılmıştır.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:44
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Tarihi Hikayeler
19 Temmuz 2018 Perşembe
O.spunun tren görmüşü!
Efendim, daha önce de "Gâvurun Oymağı" başlığı ile yayınladığımız bir hikayede de anlatmıştık ki, 1900'lü yılların başında, biz daha henüz Osmanlı tebaası iken, adına tren denilen vasıta hayatımıza girmiş idi.
Hayatımıza giren her yeni eşya gibi o da halkımızda merak uyandırmış, görenlerin görmeyenlere amiyane tabir ile hava basmasına imkân sağlamıştır. Yalnız şurası da unutulmasın ki, bu icat, aynı zamanda "gâvur icadı" olması sebebi ile, onu görmenin kişiyi bozma ihtimali de yok değildir.
Bunları şunun için yazıyorum ki, bunun sebebi, geçenlerde bulmak için epey çabaladığım "Hayata Gülümse" başlığı ile 2008 yılında Zeki Akdoğan ve İsmail Temel adlı iki emekli öğretmenimizin yayınladığı ve içinde Osmaniye ve çevresinden derlenmiş müstehçen hikayelerin yer aldığı bu ilginç kitapta rastladığım bir hikayeyi sizlerle paylaşmak içindir.
Durumun arka planı yukarıda anlatmaya çalıştığım şekilde olunca, hikayenin tadına daha iyi varılır.
Şimdi gelelim mevzuya:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
09:57
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
1 Haziran 2018 Cuma
Tanrı'nın bir acaip işi...
Evliya Çelebi malûm, 1600'lü yıllarda Osmanlı teba'ası altında yaşamış bir Türk seyyahı, gezgini..
Bu seyahatleri esnasında kayda geçirdiği notları, daha sonra kitaplaştırılmış ve bu notlar o devire ait memleketin dört bir yanından haberler veren önemli tarih kaynakçası olmuş durumda.
Bendeniz de geçenlerde onun bu kitaplaştırılmış bu notlarını karıştırırken ilginç bir hikayeye denk geldim ve sizlerin de dikkatini çekebileceğini düşünerek, bunu siz kıymetli okurlarımla paylaşmak istedim. Yani diyeceğim o ki, ben de Evliya Çelebi'nin yalancısıyım ve de dileğim o ki, inşallah okuduğunuza değer.
Öyle ise haydi başlayalım ve sözü kendisine bırakalım:
Tanrı'nın bir acaip işi:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
03:37
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Tarihi Hikayeler
12 Eylül 2017 Salı
Derdim çoktur, hangisine yanayım
.
Bugün sizlere anlatacağım hikaye, yaşanmış bir hikayedir.
Adam, yılların tapu müdürü.
Bir gün nasıl oluyorsa şeytana uyuyor ve büyük bir menfaat karşılığı, bir tapu işleminde yolsuzluğa tevessül ediyor. Ediyor ama çok sürmeden de kolluk kuvvetleri tarafından suçüstü yakalanıyor ve konu mahkemeye intikal ediyor. Suç büyük, dolayısı ile cezası da büyük! Durumu inceleyen müdürün avukatı cezadan kurtulmanın tek çaresi olarak, müvekkiline cezasının kendisine ancak “deli raporu” alabilirlerse hapise girmekten kurtulabileceğini söylüyor. O da, “hiç yoktan iyidir” diye düşünerek avukatın bu önerisini kabul ediyor.
Sözü uzatmayalım, bunun için gerekli girişimlerde bulunuluyor ve müdür de cezaevine gitmek yerine, deli olup olmadığının tespiti için bir akıl hastanesine sevk ediliyor. Bu durumu bir “ehven-i şer”(kötünün iyisi) olarak gören müdürün içi de böylece bir nebze olsun ferahlamış oluyor. Oluyor olmasına ama, çok geçmeden akıl hastanesinin cezaevinden bile kötü bir yer olduğunu anlaması da çok uzun sürmüyor!
Bugün sizlere anlatacağım hikaye, yaşanmış bir hikayedir.
Adam, yılların tapu müdürü.
Bir gün nasıl oluyorsa şeytana uyuyor ve büyük bir menfaat karşılığı, bir tapu işleminde yolsuzluğa tevessül ediyor. Ediyor ama çok sürmeden de kolluk kuvvetleri tarafından suçüstü yakalanıyor ve konu mahkemeye intikal ediyor. Suç büyük, dolayısı ile cezası da büyük! Durumu inceleyen müdürün avukatı cezadan kurtulmanın tek çaresi olarak, müvekkiline cezasının kendisine ancak “deli raporu” alabilirlerse hapise girmekten kurtulabileceğini söylüyor. O da, “hiç yoktan iyidir” diye düşünerek avukatın bu önerisini kabul ediyor.
Sözü uzatmayalım, bunun için gerekli girişimlerde bulunuluyor ve müdür de cezaevine gitmek yerine, deli olup olmadığının tespiti için bir akıl hastanesine sevk ediliyor. Bu durumu bir “ehven-i şer”(kötünün iyisi) olarak gören müdürün içi de böylece bir nebze olsun ferahlamış oluyor. Oluyor olmasına ama, çok geçmeden akıl hastanesinin cezaevinden bile kötü bir yer olduğunu anlaması da çok uzun sürmüyor!
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:05
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Memleket Hikayeleri
21 Temmuz 2017 Cuma
Bir Harun Reşit hikayesi daha...
Bugün sizlere anlatmayı epeydir ertelediğim Halife Harun Reşit'e ait bir hikaye daha anlatacağım. Erteledim zira, konu ile ilgili isimlere dair biraz daha bilgiye ihtiyaç vardı ama maalesef ki bu, bugüne kadar mümkün olmadı. Ben de bugün aklımda kaldığı kadarı ile anlatmaya karar verdim. Hikaye şöyle:
Harun Reşit Halife olduğu zaman, tebaasından bir kabilenin, (tıpkı kendinden evvelkilere de olduğu gibi) halifeliğe biat etmemekte direndiği haberini alıyor. Bu durumu kabullenmesi de mümkün olmadığından, gidip bu kabilenin önde gelenleri ile görüşmeye karar veriyor. Uzatmayalım, gidip onlarla görüştüğünde, durumun şuradan kaynaklandığını görüyor:
Bu kabilenin önderi olan zat, o tarihten 90-100 yıl önce, o zamanki idare tarafından idam edilerek cezalandırılmış. Üstelik, mezarının yeri bile belirsiz olacak şekilde adamın cesedini gizlice gömdürülmüş! İşte bu sebepten, o kabile o gündür, bu gündür idareye küsmüş ve idareye karşı sürekli bir isyan hali içinde bulunmuş.
Durumun bu merkezde olduğunu öğrenen Harun Reşit ise, o kabilenin önde gelenlerine şöyle bir teklifte bulunmuş:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:54
1 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Tarihi Hikayeler






