8 Nisan 2012 Pazar

Devlerin Aşkı


İşin doğrusu, yazlık sinemaları unutalı çok zaman oldu. 50'li yıllardan hemen hemen 70'li yılların sonuna kadar güzel Anadolu'muzun bir çok şehir ve kasabasında bulunan tahta sandalyeli o güzelim yazlık sinemalardan şimdi ne yazık ki artık eser yok!

Giderek bir yaşam biçimi haline gelen ve hayatımızın bir parçası olan o yazlık sinemalar, o yılları yaşamış olanların hafızalarında; sadece bir sinema olarak değil, büfelerinde satılan şehir gazozlarından leblebi-çekirdeğe, cadde, sokak ve mahallelerde gündüzden gezdirileren tahta filim kartelaları ve kartelacıları ile de şüphesiz ki, çok güzel anılar bırakmıştır. Hele çocuklar ve kadınların eşleri ve babaları tarafından "akşam sinemaya götürülmeleri", o günü başlı başına özel bir gün yapmaya yeter de artardı bile!.. Ha, bir de arada bazen öyle filimler gelirdi ki, sadece şehir ve kasabalardan değil köylerden bile insanlar gürem gürem bu filimi seyretmeye gelirlerdi. Öyle ki, sinemaya giden yollardaki o kalabalıkları bugün bir gören olsa, onları ya maça, ya da parti mitingine gidiyorlar zanneder!

2 Nisan 2012 Pazartesi

Altmış altmış yüz seksen!..


Şimdilerde; "oğlumuz ne iş yapar" diye sorulduğunda, "oğlumuz faktoringci" dendiğine siz pek aldırış etmeyin! Bu sevimsiz mesleğin bilinen adı "faizcilik", kanuni adı "tefecilik" ve Kahraman Maraş'taki adı da "cücükcülük"tür. Gayrı resmi finans piyasasının perde arkasında faaliyet gösteren bu şikirsiz aktörleri, pek tabii ki, acımasızlıkları ve gaddarlıkları ile tanınırlar. Fakat, bankacılık mevzuatının katı kurallarına; ipotek, kefil vb. gibi o uzun süren muamelatlarına durumu uygun düşmeyen müşteriler ve de bilhassa da bankalarca kara listeye alınarak, günün moda deyimi ile; bankaların "banlanmış" müşterileri, ister istemez hep bu "cücükcü" taifesinin kucağına düşerler.

Dünyanın bilinen en eski mesleği(!) ile (en azından) yaşdaş olduğuna inandığım bu meslek erbabı, yeri geldiğinde işini şer'i kural ve kaidelere uydurmaktan da geri kalmamışlardır. Bu sepebten, hacılığa hocalığa da kara çalınmasına ve cümle milletin "hacı, hoca" denince arkasını tutarak kaçmasına sebep olan bu densizler, dini kendi bu deni işlerine bir kalkan yapmaktan geri durmamışlar ve din üzerinden kendilerine hem bir itibar, hem de meşruiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Bunlarla ilgili bir dolu hikaye ve kıssanın var olduğunu bildiğim memleketimin bir köşesinden; Gazi Antebe nazaran kahramanlığını geç de olsa kazanmış Maraş'tan, faizci eline düşmüş bir gariban köylünün hikayesini sizlere nakledeyim ki, unutulmasın:

27 Mart 2012 Salı

Gemici Mustafa Odun Tüccarı!..


90 küsur yıllık hayatında girmediği bela, yaşamadığı macera neredeyse kalmamış olan Gemici Mustafa, aynen kendisinden sonra gelen meşhur dolandırıcı "Raki" (Güney Zobu) gibi, zengin iken daha da zengin olmayı kafasına koymuş kimi "uyanık" vatandaşları "çarpmayı" kendine iş edinmiş bir adamdı. Raki'nin "kundusiler" dediği bu tür vatandaşlar, az zamanda çok para kazanma hırsları ile daima kendi sonlarını kendileri hazırlamışlar, ava giderken bir de bakarlar ki, av olmuşlardır. Âdeta bir doğa yasası halinde işleyen bu durumun gayet farkında olan cümle dolandırıcı taifesi de, öteden beri işte bu türden hırstan gözü kararmış vatandaşları arar bulur ve gereğini yaparlar!

Bugünkü hikayemiz de esasen bu duruma esaslı bir örnek teşkil edecek bir hikayedir ve hikayelere de lafı fazla dolandırmadan başlamak gerektir. Öyle ise, şimdi gelin sözü Gemiciye verelim, bakalım ne olmuş, ne bitmiş, kendi ağzından dinleyelim:

"Sene 1935-36'lar... O zamanlar gencim, yakışıklıyım ve gayet güzel ve şık giyinirim. O gün yine giyindim kuşandım, Haydarpaşa Garı'na geldim. Mevsim yaz ve işe çıkacağım. Nereye gideceğimin ise hiç önemi yok! Sordum soruşturdum, en erken kalkan tren hangisi ise ona bir bilet aldım. Saati gelince trene bindim. Epey bir müddet yol alıp, şurda burda durup kalktıkan sonra tren nihayet Afyon'a vasıl oldu. Camdan etrafı şöyle bir kolaçan edeyim dedim. Bir de baktım ki, istasyonun çevresinde yığın yığın meşe odunları istif edilmiş. Siz bilmezsiniz, o zamanlar Afyon'nun meşe ormanları hayli meşhurdu. Hali ile Afyon'da "odun tüccarları" da boldu. İçime birden bir his doğdu ve kendi kendime: "Oğlum Gemici, buradan sana iş çıkar!" dedim ve bu kararla trenden indim. Odun istifleri arasında dolaşmaya başladım. Az biraz sonra, bir de baktım ki, ilerlerden bir yerden asabi asabi sesler geliyor. Sese doğru yavaşça yürüdüm. Baktım ki, ihtiyarın biri, kendi kendine söyleniyor. "Allahtan korkmaz, bu adamı buraya koyup gittin! Bu adam aç mıdır, susuz mudur, ne yer ne içer, hiç mi aklına gelmez hiç mi aramaz, hiç mi sormazsın!.." deyip duruyor. Anlaşılıyor ki, patronundan şikayetçi. Ve belli ki, vatandaş buranın bekçisidir ve artık kimbilir ne olduysa, mal sahibi de uzun zamandır oraya uğramamakta ya da uğrayamamakta!..

15 Mart 2012 Perşembe

Don Lastiği


Efendim, demeye gerek yok, askerlik hatıraları bir başkadır ve bizim kültürümüzdeki yerleri apayrıdır. İşte biz de bugün, daha iki yıl önce ani olarak kaybettiğimiz, tam bir Allah adamı olan değerli ağabeyimiz Erdal Özdemir (Kelle Erdal) merhumun, anlatılmaya değer küçük bir askerlik hatırasını sizlere aktaralım ve onu hem bu küçük hatırası ile analım, hem de biraz gülümseyelim istedik.

Merhum askerlik yaptığı zaman sene 1970'lerin ortaları idi ve askerliği Ağrı'nın Doğubayazıt kazasına çıkmıştı. Jandarma eri olarak gittiği Doğubayazıt da malûm İran sınırımızda bir kaza olduğu için kaçakçılık vak'aları eksik olmuyor. Bunun görev yaptığı jandarma birliği de bu kanunsuzluklara mani olmak üzere görevlendirilmiş bir birlik. Zaman zaman bu birlikten komutanlarınca seçilen askerler gurup halinde yol kontrollerine çıkıyor, çevirmeler yapıyor ve gelen geçen kamyonlarda kaçak mal arıyorlar. Çoğu zaman da elleri boş dönmüyorlar. Genelde çevrilen kamyonlarda muhtelif cins ve miktarda "kaçak mal" çıkıyor ve komutanlar, devletçe el koyulan bu kaçak mallardan operasyona katılan askerlere mükâfat babında birer ikişer bir şeyler veriyorlar. Dolayısı ile, birlikteki diğer askerler, arkadaşlarının ellerindeki mallara bakarak, bir gece önceki operasyonda ne tür bir kaçak mal yakalandığı konusunda bilgi sahibi olabiliyorlar.

12 Mart 2012 Pazartesi

"Bir ayaklar olmasın?!.."


Bugünümüzü, epeydir yazmaya niyetlendiğim "Kemuncu Kör Mahmut" rahmetliye ayıralım ve bu vesile ile hem kendisini anmış ve hem de bir dönemin bilindik simalarından olan bu ilginç adamı bilinmez bir geçmiş içinde kaybolup gitmekten bir nebze kurtarmış olalım.

Ben onu tanıdığımda küçük bir çocuktum ve kendisini ancak yayla zamanlarında görebilirdim. Öyle ki, 60'lı yılların Zorkunu, ondan bahsetmeden anılırsa eksik bir iş yapılmış olur.

Uzunca boylu, kasketli, kırlaşmış kalınca bıyıklı, iri ve kel kafalı ve kumral tenli bu adam, yumuk yumuk ve çok iyi görmeyen gözleri ve ağırbaşlı tavırları ile hakikaten ilginç bir adamdı. Temiz giyinir, ceket altına kumaş şalvar giyer, geçimini mahalle aralarında "nane-kemun (kimyon)" satarak sağlardı. Kimi kez "Nane-kemun", kimi kez de "nane var kemun var" diye seslenir ve sesi mahalleye kendinden önce gelirdi. Sırtında torbası ve elinde baston niyetine kullandığı sopası ile önünü yoklaya yoklaya yürür, kendisine "kemuncu" diye seslenecek bir kadın ya da çocuk sesini kaçırmamak için kulaklarını kiriş tuttuğu her halinden belli olurdu.

26 Şubat 2012 Pazar

Gemici Mustafa


Hatırlarsanız, daha önce "Aferim ulan Memmet!.." adlı hikayemizde adı geçen bir "Gemici Mustafa" vardı ve bir müsait zamanda ondan size bahsedeceğimize söz vermiştik. İşte, lafı uzatmadan bugün o gündür diyelim ve bu ilginç adamı size tanıtmaya başlayalım.

Efendim, ben bu Gemici Mustafa'yı tanıdığmda yaşı neredeyse 90'a varmıştı ama hikayeleri ile kendisinden çok daha evvel tanışmıştım. Gençliğinde oldukça yakışıklı ve babayiğit bir adam olduğunu tahmin etmenin zor olmadığı bu enteresan adam, aslen Çanakkale/Ayvacıklı idi ve İstanbul'da kimbilir kaçıncı askerliğini yaparken, aynı yerde askerlik yapan Rıza Sezgin amcamızla tanışmış ve "Hacı hacıyı bulur Mekke'de, deli deliyi bulur tekkede!.." dedikleri hesap, bu iki deli-dolu adam da askerlikte karşılaşmışlar, kafaları da birbirini tutmuş ki, arkadaş olmuşlardı.

"Kimbilir kaçıncı askerliği..." derken de şunu demek istedim ki, bu Gemici o kadar kadar vukuat sahibi bir adam ki, her defasında bir vukuatla askerliğini yakmış ve 16 seneyi aşkın süren askerliği ile kendi alanında bir rekora adeta imza atmıştır. Hafta sonlarında "evci çıkmak" için her gittiği yerde evlenen Gemici Mustafa'nın bu sebepten tanıdığı-tanımadığı çok sayıda çocuğu olduğu tahmin ediliyor. Zira, onu tanıdığım 1981 yılının Mayıs ayında Osmaniye'nin meşhur Çınarlı Kahve'sinde oturmuş çay içerken, Osmaniye'nin yabancısı olduğu her halinden belli olan 30'lu yaşlarında genç bir adam masaya yaklaşarak Gemici Mustafa'yı aradığını söyleyince, Gemici, oturduğu sandalyede şöyle bir kıpırdanıp-ne olur, ne olmaz babında-elini beline yavaşça götürürken; "n'apacan sen Gemici Mustafa'yı ki?.." demişti. Bunun üzerine de adam, Mersin'den geldiğini ve Gemici'nin kendisinin babası olduğunu ve onun Osmaniye'de olduğunu duyup onu aramaya geldiğini söyleyince Gemici rahatlayıp gevşemiş ve gözlerini kısıp, karşısında duran adama dikkatle bakarak: