12 Ekim 2011 Çarşamba

"Ziraatçi Mustafa Efendi'nin Bitmeyen Serveti ve Mustafa Fuad Y'in Bir Türlü Alamadığı Banyo Sobası"


Hiç, "bu nasıl bir başlık böyle" demeyin, bu başlığı bu şekilde yazan ben değilim. Bilakis, bu başlık; (kim bilir kaçıncı kez) sona eren bir "ortaklığın" ardından, diğer ortak Ahmet Y. tarafından-müşterek arkadaşlarını bilgilendirmek üzere, (ya da yanlış bilgilendirilmesini önlemek amacı ile) yazılmış bir raporun(!) başlığıdır.

Evet, sözlerimde bir yanlışlık yok, aynen böyle!..

Ahmet Y. Bey, (ki, kendisi ve kendisinden bir yaş küçük "erkek" kardeşi Mustafa Y. çocukluğumuzdan bu yana, mahalle arkadaşlarımızdır) kardeşi ile yaptığı bir ortaklığın daha sona ermesi münasebeti ile zamanında böyle bir rapor yazıp, 8-10 nüsha halinde çoğaltarak müşterek arkadaşlarına dağıtmış, böylece bir nüshası da benim elime ulaşmıştı.

Ahmet kardeşimin yazıp dosyaladığı, yaklaşık 11 sayfa tutan raporun başlığı niye böyle diye soracak olursanız, o da şu:

Ortaklık sırasında Ahmet kardeşimiz evli, Mustafa ise bekâr. İkisi de doğuştan fevkaladenin fevkinde "tutumlu" insanlar! Ortaklık sermayesi ise, (her zaman olduğu gibi!..) dedeleri "Ziraatçi Mıstaa Efendi"den kalma bir gayrımenkulün satışından gelen para ile konulmuş durumda.

29 Eylül 2011 Perşembe

Kemal Amca


Evet, "Kemal Amca", yani "amca" onun lakabı idi. Hemen baştan belirtelim ki, rahmetli Kemal Amca, aynı zamanda genç yaşta toprağa verdiğimiz merhum Hamdi Akın (Lokur) abimizin de babasıdır.

Osmaniye'mizin enteresan simalarından biri olan Kemal Amca, aynı zamanda kumara düşkün bir adamdır da... Bu yüzden, nerede bir kumar mekânı var ise, orada mutlaka bir boy göstermişliği vardır. Birazdan size anlatmaya başlayacağım hikaye de işte böyle bir mekânda yaşanmış bir hadisenin hikayesidir. Bunu bana bizzat anlatan da, merhum Nihat Sezgin amcamızdır. Öyle ise, şimdi başlayalım hikayeyi anlatmaya:

1950-60'ların Osmaniye'sini hatırlayanlar bilir, Çınarlı Kahve'nin karşısında, cadde üzerinde, arkası Çomu'ların hanına bakan iki katlı, kerpiç bir bina vardı. Daha öncesinde kimin konağı idi, ya da ne için yapılmıştı bilemiyorum ama, 50'li yıllarda bu bina "kulüp" olarak kullanılmakta imiş. Bir Aralık ayında, gece yarısına doğru bu kulübe uğrayan Nihat amcamız, salonda arkadaşı ve akrabası Ahmet Ünlü ile karşılaşıyor. Hoş-beş esnasında, odada kumar oynayanların içinde Kemal amcanın da olduğunu öğreniyor.

O günlerde, memlekette "özel sigortacılık" yeni bir sektör olarak piyasa girmiş bulunduğundan, yaklaşmakta olan yılbaşı dolayısı ile bu sigorta şirketleri, müşterilerine "cüzdan" ve "anahtarlık" gibi çeşitli hediyeler vermekteler... Ahmet Ünlü'ye de işte böyle bir cüzdan hediye gelmiş, o da kulübün salonunda oturmuş, eski cüzdanındakileri, yeni cüzdanına aktarmakla meşgul. Bunu gören Nihat amcanın aklına derhal bir muziplik geliyor ve Ahmet Ünlü'ye diyor ki:

21 Eylül 2011 Çarşamba

Alim'i gördün mü Alim'i..?!


Yörükler, bir zamanlar, rızıkları gereği; hep dağları, yaylaları yurt tuttuklarından, şehirlerde, kasabalarda ne olur, ne biter-şimdiki gibi iletişim ve haberleşme vasıtaları da olmadığından-pek haberleri olmadan yaşar giderlerdi. Ne var ki, tabiatla koyun koyuna yaşayan bu mert, yiğit ve temiz fikirli insanların bu "temiz fikirlilikleri", çoğu zaman onların başına türlü işler açmış, şehirli milletinin de bunları dillerine dolamalarına sebep olmuştur. İşte, bugün anlatacağımız hikaye de, bu türden bir hikaye...

* * *

Çook uzun yıllar önce, Toroslarda yaşayan bir Yörük Obasının ileri gelenleri, dağ başlarında hocasız fakısız bir Müslümanlık yaşamaktan sıkıntı duymuş olmalılar ki, buna bir çare arıyorlar. Zira, zaman zaman hastalanan ya da ölen oluyor ama bunların başında en azından bir Kur'an okunması lazım, o bile yok!..

Peki ne yapmalı?..

Şehre giden aklı başında bir kaç adama görev vermeli, gereken ne ise aklı başında bir hocaya danışılmalı...

Onlar da öyle yapıyor ve araya araya, "aklı başında"(!) bir hoca buluyorlar ve anlatıyorlar sıkıntılarını... Hoca ise hin oğlu hin, diyor ki:

17 Eylül 2011 Cumartesi

"Tahan Bekmez Datlısı"


Her ne kadar "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur!.." desek de, kendi başımıza kaldığımızda birbirimizle uğraşmaktan, senlik-benlik davası gütmekten geri durmadığımız bir gerçek.

Tarihimize baktığımızda, elin gâvurundan ziyade, daha çok kendi kendimizle uğraşmış olduğumuzu görüyoruz.

Derler ki; Ermeniler, çocuklarına şöyle nasihat ederlermiş:

"Zemheride kurttan, harman zamanı Türk'ten uzak duracaksın!.." 


İşin doğrusu,-hele ki o sözün söylendiği zamanlar-bunda hakikat payı yoktur diyemiyoruz.

Çiftçiliğin en önemli geçim kaynağı olduğu dönemlerde-tecrübe ile sabit ki-ekinler başak tutmaya başladı mı, milletin yürüyüşü bile değişir, çatacak yer aramaya başlarmış. Bizim Çukurova'da hiç yoktan işlenen en kanlı cinayetlerin Mayıs ayına denk gelmesi, işte bu sebepten, yani boşuna değil!..

29 Ağustos 2011 Pazartesi

SELMA

Bu günkü hikayemiz de, 1970'li yıllardan kalma bir askerlik hikayesi....

Askerlik hikayeleri malum, bir anlatılmaya başlandı mıydı kolayına nokta konulmaz. Dinleyenin munisliği anlatanda şevk yaratır, fakat bir müddet sonra, dinleyenin gözleri "medet ya Allah!.." demeye başlar da, dışarıdan bir imdat gelmedikçe, içine bir kere düşülmüş bulunulan bu vaziyetten kurtulmak biraz zordur. Ama biz sadece küçük bir anı nakledeceğimizden ve bunu da yazarak anlatmak zorunda olduğumuzdan, sizin için böyle bir tehlike söz konusu olmayacak, bu bakımdan rahat olun!..

Şimdi gelelim Osmaniyeli bir abimizin askerliği sırasında yaşanmış olan o hikayeye.

Mevzu şu: Bu abimiz, askerliğini Erzurum civarında bir yerde asteğmen olarak yapıyor. Fakat gel gelelim; askere gelmeden önce derin bir sevdanın uçurumuna düşmüş vaziyette, bir türlü çıkamıyor!.. Böyle olunca da, vatani görevin ifası, haliyle daha bir sıkıntılı hale geliyor. Hani, bu sevda karşılık bulmuş olsa, vaziyet bir nebze daha çekilir halde olacak. Lakin, abimin durumu, (en iyimser bir tahminle) muallâkta kalmış görünüyor. Bu yüzden de abimde huzursuzluk ve gerginlik had safhada!.. Araya askerlik de girmiş olunca, durum haliyle büsbütün vehamet kesbetmiş oluyor, abimin aklı fikri, ikide bir, ister istemez memlekete kayıyor. O şimdi ne yapıyor, görüştüğü kimse var mı?!..vb...vb...

Bu minval üzerine, her günü birbirinden meşakkatli ve zorlu geçen abimize, bir kış günü nöbet sırası geliyor ve nöbetçi subay olarak görev başı yapıyor.

26 Ağustos 2011 Cuma

Aferim ulan Memmet!..

(Dikkat: Umumi ahlak ve adaba mugayir vak'a, lütfen +18 ve üzeri olanlar!..)

Sene 40'lı yılların sonu... Yer ve adres belirtmeyelim, bir ana ve genç kızının birlikte yaşadıkları bir ev... Kadın, gençlik zamanlarını bir hayli hızlı geçirmiş bir meslek erbabı. Emekliliğinin geldiğini düşündüğünde, son çalıştığı yer olan Osmaniye'de bir ev alıyor ve kızı ile birlikte sakin bir hayata geçiş yapmak istiyor. Fakat ne mümkün?!.. O dönem Osmaniye'sinin gençlerinden Topal Halil (hani o gâvur olan)  ve Mehmet ..... emmim, kadının kızına ayrı ayrı göz koymuşlar ve bu yüzden sık sık ev ziyaretlerine başlar olmuşlar. Kız da anasının kızı olduğundan, bunlar eve girip çıkarken birbirleri ile karşılaşmadıkça pek bir sorun çıkmıyor olsa da, kazara karşılaştıklarında, mutlaka bir itiş kakış oluyor. Çünkü, ikisi de kızı sahiplenmeye, "dost tutmaya" çalışıyorlar!.. Aradan zaman geçtikçe rekabet, tabiatı ile daha da bir kızışıyor. Mesele, mahalle sınırlarını da  aşıp, Osmaniye'ye kadar yayılıyor...