Sabancı imparatorluğunu kuran merhum Hacı Ömer Sabancı'nın -her ne kadar Kayseri'nin Akçakaya köyünden olsa da- tam bir "Adanalı" olduğunu ve hep "Adana ağzıyla" konuştuğunu bilenler, iyi bilir. Bizler de yetişmedik ama ancak büyüklerimizden ve etraftan duyduğumuz kadarıyla tanıyabildik kendisini. Merhum, eski günlerinin alışkanlığı ile olsa gerek, elinin sıkılığı ile tanınırmış. Bir gün arkadaşları onu, "parayı yememek" konusunda sıkıştırıp, çok üstüne gidince merhum onlara şöyle diyor: "Ulan oğlum beni niye gınıyosunuz (kınıyorsunuz), ben bala düşük sinek gibiyim, ne yiyebiliyom, ne çıkabiliyom. Öyle yapışdım galdım!"
* * *
Anlatacağım ikinci hikayeyi de 60'lı yılların Adanasının sevilen hakimlerinden merhum Mustafa Efendioğlu'ndan dinlemiştim.
29 Kasım 2010 Pazartesi
Hacı Ömer Ağa (Sabancı)
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
10:29
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Adana Hikayeleri
28 Kasım 2010 Pazar
"39'udu 40 olsun öyleyse, al ulan!.."
Rifat Hoca merhum (Rifat Çığ), öğretmen emeklisi olup, son derece şakacı ve "rind" bir insanmış. Hayata, hep mizah penceresinden bakmayı tercih ettiğini anladığımız Rıfat Hoca merhum, bir gün, Osmaniye'nin meşhur yaylası Zorkun'un hemen alt taraflarında yer alan Derviş Pınarı mahallinde, pınarın hemen üst tarafında bir yere çilingir sofrasını kurmuş, hem pınarın sesini dinliyor, hem de açmış rakısını, ufaktan demleniyor. Bu sırada bir Aydınlı delikanlısı, önünde 8-10 koyunla pınarın başına, koyunlarını "sulamaya" getiriyor.
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
05:25
1 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Rıfat Hoca
Urfa'nın üç kısım milleti
Daha önceki hikayelerimizde Şanlı Urfa'mızla olan bağlantımızı izah etmeye çalışmıştık. İşte, yine o mutad Urfa ziyaretlerimizden birinde, her neye ise öfkelenmiş yaşlı bir Urfalı amcamız, o öfke anında şöyle söylemişti:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:13
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Urfa Hikayeleri
27 Kasım 2010 Cumartesi
Bahçe'nin köylüğünden...
Allah rahmet eylesin, Osmaniye'nin meşhur bir Kadir Çavuş'u vardı. Palabıyıklı, gür sesli, babayiğit, şen şakrak bir adamdı. İstiklâl savaşımızın da gazilerindendir. Tanınır bir kimse idi. "Osmaniye ve çevre köylerinde, bilmediği, tanımadığı kimse de yoktur" denirdi. İşte bir gün, bu Kadir Çavuş, bir berbere uğruyor. Oradakilerele sohbet ederken içeriye bir müşteri giriyor, koltuğa oturuyor ve; "şu sakalı alıver usta..." diyor. Kadir Çavuş, adamın Bahçe'li olduğunu anlıyor ama adam onu ne bilsin?!.. Berber, havluyu adamın boğazına sarıyor, elindeki fırçayla başlıyor traş sabununu köpürtmeye... Bu arada Kadir Çavuş, lâfa giriyor. Berbere hitaben:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
00:00
2
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
anonim
22 Kasım 2010 Pazartesi
Nallı domuz olur mu?
Yıl, 1900!lerin başı... Çukurova'da Ermeniler ve Türklerin bir arada yaşadığı zamanlar. Osmaniye'nin aşağı köylerinden birinde, iki bostan komşusu; biri Mehmet Emmi, diğeri Artin. İkisi de, bostanlarına dadanan domuzlardan muzdarip. Her gece ellerinde "tüfengleri", domuz bekliyorlar. İşte yine böyle bir gece, hava pırıl pırıl. Ay, dolunay. Mehmet Emmi ve Artin gene nöbetteler...Derken, mısırların arasından ani bir hışırtı...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
13:18
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
anonim
17 Kasım 2010 Çarşamba
Doruk emmin kazansın sen ye yiğidim!
Bu hikayenin en azından yüz senelik bir mazisi vardır. Osmaniye'nin aşağı köylerinden birinde yaşayan bir Doruk Emmi var. Adamcağız bostan ekip geçimini sağlamaya çalışıyor, fakat bostanına (adı batasıca) bir domuz dadanmış, adamcağıza bir türlü dirlik vermiyor. Belli ki, azılı da! Bostanda ne var ne yok yediği gibi, darma duman edip, bir de altını üstüne getiriyor! Doruk emmim geceleri elde tüfeng bekliyor amma bu hınzır anlıyor mu nedir, o günler bostana uğramıyor. Doruk emmi bakıyor oluş oluş değil, bir gün bunun geldiği yere derin bir çukur kazıp, üstünü de çalı çırpı ile örtüyor ve huzur-u kalp ile çekip evine gidiyor.
Tabii ki, sabahı zor ediyor ve kalkar kalkmaz da doğruca çukurun olduğu yere gidiyor. Gidiyor ki, ne görsün; koca, azılı bir domuz çukurun içinde, öfke ile dört dönmekte! Doruk emmim de ondan öfkeli. Yukardan aşağı bir kaç okkalı taş atıyor amma bu Doruk emmimi kesmiyor tabii... Ne yapar da bu hınzır oğlu hınzırdan öfkemi çıkartırım diye düşünüp etrafına bakınırken birden öküz arabasının oku gözüne çarpıyor. (Ok: İki öküzün arasında bulunan ve öküzlerin hamutlarının (boyunduruk) bağlı olduğu uzun kalas) Okun bir tarafında da hamut bağlı ama Doruk emmi o kadar öfkeli ki, o hamudu sökmeye dahi vakti yok! Kapıyor oku, yukardan aşağı sallıyor, vuruyor beline beline okun ucuyla hınzıra! Bir taraftan da: "Baban mı ektiydi bu bostanı ulan hınzıroğlu hınzır! Ortak mısın ulan bana pezevek!.." diyerek saydırıyor! Fakat, ne oluyor, ne olmuyor, birden okun ucundaki hamut Doruk emminin boynuna geçiverip de kendini çukura düşürüvermez mi? Hani malûm, domuz boynunu dönderemez. Dönderemediği için de, yön değiştirmek için kıç atmak zorundadır. Çukurda kıç atacak durumu da yok, ancak olduğu yerde dönüp duruyor hayvan. Doruk emmim de hemen dibinde, domuzla beraber habire mecburen o da dönüp duruyor. Köylüler saatler sonra gelip Doruk emmiyi bulduklarında, çukurdan duyulan ses şu: "Muştası gözel muştasını sevdiğim! Ne dediğimiz varkine, Doruk emmin kazansın sen ye bre yiğidim! Helali hoş olsun sana!"
Talihin gözü kör olsun Doruk emmim! Ne desen haklısın! :))
Tabii ki, sabahı zor ediyor ve kalkar kalkmaz da doğruca çukurun olduğu yere gidiyor. Gidiyor ki, ne görsün; koca, azılı bir domuz çukurun içinde, öfke ile dört dönmekte! Doruk emmim de ondan öfkeli. Yukardan aşağı bir kaç okkalı taş atıyor amma bu Doruk emmimi kesmiyor tabii... Ne yapar da bu hınzır oğlu hınzırdan öfkemi çıkartırım diye düşünüp etrafına bakınırken birden öküz arabasının oku gözüne çarpıyor. (Ok: İki öküzün arasında bulunan ve öküzlerin hamutlarının (boyunduruk) bağlı olduğu uzun kalas) Okun bir tarafında da hamut bağlı ama Doruk emmi o kadar öfkeli ki, o hamudu sökmeye dahi vakti yok! Kapıyor oku, yukardan aşağı sallıyor, vuruyor beline beline okun ucuyla hınzıra! Bir taraftan da: "Baban mı ektiydi bu bostanı ulan hınzıroğlu hınzır! Ortak mısın ulan bana pezevek!.." diyerek saydırıyor! Fakat, ne oluyor, ne olmuyor, birden okun ucundaki hamut Doruk emminin boynuna geçiverip de kendini çukura düşürüvermez mi? Hani malûm, domuz boynunu dönderemez. Dönderemediği için de, yön değiştirmek için kıç atmak zorundadır. Çukurda kıç atacak durumu da yok, ancak olduğu yerde dönüp duruyor hayvan. Doruk emmim de hemen dibinde, domuzla beraber habire mecburen o da dönüp duruyor. Köylüler saatler sonra gelip Doruk emmiyi bulduklarında, çukurdan duyulan ses şu: "Muştası gözel muştasını sevdiğim! Ne dediğimiz varkine, Doruk emmin kazansın sen ye bre yiğidim! Helali hoş olsun sana!"
Talihin gözü kör olsun Doruk emmim! Ne desen haklısın! :))
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
13:26
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
