Geçen günkü hikayemizde atlardan bahsedince, bugün aklıma yine bir at hikayesi daha geldi. Unutmadan onu da hemen burada anlatayım.
Efendim, sene 40'lı yılların sonu ve atlar da halen insanoğlunun emrinde hizmet görmeye devam ediyorlar. O zamanlar, bana bu hikayeyi anlatan merhum Nihat Sezgin amcamızın baba evinde de böyle hizmet gören üç-beş at var. Var ama bu atların içinde öyle biri var ki, elinden hem diğer atlar, hem de bakıcıları zar ağlıyor. Bu at, geceleri diğer atların yanına bağlandığında, amma erken, amma gece yarısı, mutlaka bir cıngar çıkarıyor. Ya sağındaki ile, ya solundaki ile, ama mutlaka bir diğer atla bir hır çıkarıyor. Böylesine huysuz bir at yani!.. O kadar ki, arabaya koşulsa, yanındaki atla dalaşıyor. O zamanlar, bu atlara göz kulak olan ise merhum Arabacı Mehmet efendi.. Mehmet emmim bakıyor oluş oluş değil, çareyi bu atı diğer atlardan ayırıp ayrı bir ahıra koymakta buluyor. Koyuyor ki, artık rahat bir uyku uyuya! Amma ne mümkün! Gece yarısı bunun bulunduğu ahırdan yine bir kişneme, yine bir bağırtı, yine bir çağırtı!.. "Ulan, bu sefer gene neye huylandı bu kâfir acep!.." diyerek söve söve uykusundan uyanarak ahıra koşan Mehmet emmim, içeri giriyor ki ne görsün?!.. Bu at, yanında yönünde kavga edebilecek kimseyi bulamayınca, bu sefer de başlamış mı kendi göğsünü koklayıp koklayıp çifte atmaya?!..
29 Nisan 2011 Cuma
"Önünden geleni kapıyor, ardından geleni tepiyor!"
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
07:46
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye'den Hikayeler
20 Nisan 2011 Çarşamba
Derviş At
Efendim, dünya meşgalelerinin bizi bir hayli meşgul etmesi, zaman zaman yazmaya uzun sayılacak bir ara vermemize sebep oluyor ise de, çok şükür, klavyenin başına oturma fırsatını yine de bulabiliyoruz.
Bugün sizlere yine eskilerden, 1900'lü yılların başında yaşanmış, o zamanın Osmaniye'sinden bir hikaye, "Derviş At"ın hikayesini nakledeceğim.
Efendim, malûm o zamanki devir at devri. Şimdiki gibi ortalıkta dolaşan model model arabalar olmadığından, o zamanlar ulaşım ve taşımada bunların yerini tutan tek vasıta olarak atlar kullanılırdı... Tabii, at deyince bunların hepsi de birdir demek değil. Bunun alı var kırı var, cinsi Arap olanı var, İngiliz olanı var... Hatta, yeri gelmişken şunu da söyleyelim de, hem bu vesile ile kayda geçmiş olsun, hem de Türk milletinin engin at kültüründen bir damla olmak üzere, nasihat mahiyeti taşıyan deyişlerden burada bir örnek vermiş olalım:
Bugün sizlere yine eskilerden, 1900'lü yılların başında yaşanmış, o zamanın Osmaniye'sinden bir hikaye, "Derviş At"ın hikayesini nakledeceğim.
Efendim, malûm o zamanki devir at devri. Şimdiki gibi ortalıkta dolaşan model model arabalar olmadığından, o zamanlar ulaşım ve taşımada bunların yerini tutan tek vasıta olarak atlar kullanılırdı... Tabii, at deyince bunların hepsi de birdir demek değil. Bunun alı var kırı var, cinsi Arap olanı var, İngiliz olanı var... Hatta, yeri gelmişken şunu da söyleyelim de, hem bu vesile ile kayda geçmiş olsun, hem de Türk milletinin engin at kültüründen bir damla olmak üzere, nasihat mahiyeti taşıyan deyişlerden burada bir örnek vermiş olalım:
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
14:08
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye tarihinden...
14 Mart 2011 Pazartesi
"Bana bir dilekçe yaz!.."
Efendim, bugün Drejo'nun bir resmini bulduk da sayfalarımıza koyduk ya, aklımıza onun bir hikayesi daha düştü. Bugün de onu yazalım.
Drejo'nun Osmaniye'ye yeni geldiği yıllar... O yıllarda da, belediyede çalışan bir Hacı E. var. "Allah taksiratını affetsin..." desek bir faydası olur mu bilemiyoruz ama kimilerinin karşı cinsi bırakıp kendi cinslerine meylettikleri gibi bu Hacı Efendi de kendi cinsine karşı zaaf duymaktan kendini alamayanlardan biri imiş... Onun bu zaafını bilenlerden ve Drejo'nun da saydığı birisi, bir gün bu Hacı efendiye diyor ki:
-"Oğlum Hacı, tam senin istediğin gibi birisi var, bana yanaşıp duruyor ama bilirsin benim bu taraklarda bezim yok. İstersen sana yollayım!.."
Drejo'nun Osmaniye'ye yeni geldiği yıllar... O yıllarda da, belediyede çalışan bir Hacı E. var. "Allah taksiratını affetsin..." desek bir faydası olur mu bilemiyoruz ama kimilerinin karşı cinsi bırakıp kendi cinslerine meylettikleri gibi bu Hacı Efendi de kendi cinsine karşı zaaf duymaktan kendini alamayanlardan biri imiş... Onun bu zaafını bilenlerden ve Drejo'nun da saydığı birisi, bir gün bu Hacı efendiye diyor ki:
-"Oğlum Hacı, tam senin istediğin gibi birisi var, bana yanaşıp duruyor ama bilirsin benim bu taraklarda bezim yok. İstersen sana yollayım!.."
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:23
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
(18+) Hikayeler,
Drejo
9 Mart 2011 Çarşamba
"Sen imtihan et, doktor da muayene etsin..."
İşte size rahmetli "Kara Rıfkı"dan bir hikaye daha!..
Sene 1950, 55'ler.. Meşhur "Marshall Yardımı" ile memlekete traktör girmiş ve Türk çiftçisi at ile, öküz ile tarla sürmekten kurtulmuş. Bu traktörleri de evvela tabii ki büyük çiftlik sahipleri edinmiş. Edinmişler de; ortada traktör var amma o traktörün derdinden anlayacak "makinist" sayısı yok denecek kadar az! Niye?!.. Çünkü, o zamanlar ne tamirhane, ne de servis var! İşte bu yüzden, her çiftlikte bir tamirhane ya bakımhane (adına ne derseniz..) ondan olmak zorunda. Bu "makinistler" çoğu zaman traktör şoförlüğü de yapmak durumundalar...
Sene 1950, 55'ler.. Meşhur "Marshall Yardımı" ile memlekete traktör girmiş ve Türk çiftçisi at ile, öküz ile tarla sürmekten kurtulmuş. Bu traktörleri de evvela tabii ki büyük çiftlik sahipleri edinmiş. Edinmişler de; ortada traktör var amma o traktörün derdinden anlayacak "makinist" sayısı yok denecek kadar az! Niye?!.. Çünkü, o zamanlar ne tamirhane, ne de servis var! İşte bu yüzden, her çiftlikte bir tamirhane ya bakımhane (adına ne derseniz..) ondan olmak zorunda. Bu "makinistler" çoğu zaman traktör şoförlüğü de yapmak durumundalar...
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
06:40
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
(18+) Hikayeler,
Kara Rıfkı,
Osmaniye'den Hikayeler
5 Mart 2011 Cumartesi
"Tahranı keserini hazırla!.."
Bugün size merhum "Kara Rıfkı" (Başlamışlı) ve "Kör Talat" arasında geçen bie anekdotu aktaracağım.
1955 yılı Eylülünde İstanbul'da vuku bulan meşhur 6-7 Eylül olaylarını herhalde bir yerlerden duymuşsunuzdur. Kıbrıs'ta Türklere Rumlar tarafından yapılan baskıların arttığı bu dönemde, "Yunanlıların, Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve bomba attıkları" gibi bir şayianın ortaya atılması ile zaten gergin olan ortalık bir anda karışmış ve halk İstanbul'da bulunan Rum dükkanlarına saldırmıştı. Bu olaylar o zamanlar bütün Türkiye'nin gündemine oturmuş ve herkesin üzerinde konuştuğu bir olay haline gelmişti. İşte, tam bu zamanlarda rahmetli Kara Rıfkı, çarşıda Kör Talat ile karşılaşıyor ve Tala dayıya::
1955 yılı Eylülünde İstanbul'da vuku bulan meşhur 6-7 Eylül olaylarını herhalde bir yerlerden duymuşsunuzdur. Kıbrıs'ta Türklere Rumlar tarafından yapılan baskıların arttığı bu dönemde, "Yunanlıların, Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve bomba attıkları" gibi bir şayianın ortaya atılması ile zaten gergin olan ortalık bir anda karışmış ve halk İstanbul'da bulunan Rum dükkanlarına saldırmıştı. Bu olaylar o zamanlar bütün Türkiye'nin gündemine oturmuş ve herkesin üzerinde konuştuğu bir olay haline gelmişti. İşte, tam bu zamanlarda rahmetli Kara Rıfkı, çarşıda Kör Talat ile karşılaşıyor ve Tala dayıya::
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
04:28
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kara Rıfkı,
Kör Talat
4 Mart 2011 Cuma
İstiklâl Harbinde Osmaniye
İstiklâl savaşımız sırasında Osmaniye'de yaşananları ve o dönemin tarihini, sayın hocamız Necdet Arı Bey başta olmak üzere, bir kaç kalem erbabı araştırmacı büyüğümüz yazmışsa da, bu yazılanlara bir katkı olsun maksadı ile, bugüne kadar pek bilinmeyen kimi ayrıntıları burada aktarmaya çalışacağız. Mesela, bunlardan biri şudur:
O dönemde, malûm, radyo, tv, olmadığından cepheden (bilhassa da Yunan cephesinden) merakla beklenen haberleri öğrenmenin tek yolu, telgraf mesajları idi. Osmaniye halkı da, bu sebepten hemen her gün postahane önünde heyecan, merak ve endişe içinde; "acaba yeni bir haber var mı" diye bekleşir durumuş, (O zamanki postahanenin, şimdiki Cumhuriyet Meydanı'nının hemen yanından bulvara çıkan caddenin heme solunda, Tülücüler Sokağı'na girerken hemen sol köşe başındaki binada olduğu söylenir)
O dönemde, malûm, radyo, tv, olmadığından cepheden (bilhassa da Yunan cephesinden) merakla beklenen haberleri öğrenmenin tek yolu, telgraf mesajları idi. Osmaniye halkı da, bu sebepten hemen her gün postahane önünde heyecan, merak ve endişe içinde; "acaba yeni bir haber var mı" diye bekleşir durumuş, (O zamanki postahanenin, şimdiki Cumhuriyet Meydanı'nının hemen yanından bulvara çıkan caddenin heme solunda, Tülücüler Sokağı'na girerken hemen sol köşe başındaki binada olduğu söylenir)
Gönderen
Hikayeci: Vecihi Batmaz
zaman:
03:08
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Osmaniye tarihinden...
