28 Haziran 2013 Cuma

"Senin avradın da, benim avradın da!.."

                                                                                                                                                                      
Tarihe az biraz merakı olan, büyüklerinin anlattığı hikayelere az biraz kulak veren bir Türk çocuğu şunu rahatlıkla görür ki, Anadolu'da hayat geçiren Türkler, doğru dürüst bir gün yüzü görmemişler, savaşmaktan arta kalan zamanlarında dahi perişanlık ve fukaralık içinde ömür tüketmekten kurtulamamışlardır. 

Bu durum cumhuriyetten sonra bile uzun yıllar devam etmiştir. Bugün eskiye nazaran çok daha iyi bir durumdaysak bunu şüphesiz eksiği-noksanı ile cumhuriyet idaresine ve onu kuranların iradesine borçluyuzdur.   

Şimdi bu ön-hatırlatmayı şunun için yaptık ki, 1930'lu yılların sonunda dahi yüzyılların birikimi olan fukaralık Anadolu topraklarında halen sürmektedir. İşte o zamanlar, Toros dağlarının bir koyağında kurulmuş bulunan Pozantı'nın Yörük-Türkmenleri de, tıpkı memleketin diğer bölgelerindeki Türkler gibi bulundukları bu yerde hayat mücadelelerine devam etmektedirler. Kimi Çakıt suyunun kenarında bulabildiği avuç içi kadar bir yere bostan ekip ondan ümit beklemekte, kimi davar gütmekte, kimisi ise dağa oduna gidip bir ekmek parası çıkarmaya uğraşmaktadır. İşte bugünkü hikayemiz de dağa oduna giden iki arkadaşın hikayesidir. Aslında hikaye demekte ne kadar doğru, onu da bilmiyorum. Belki şöyle demek daha doğru olur: "Dağa oduna giden iki arkadaş arasında geçen ilginç diyalog."

31 Mart 2013 Pazar

Ah şu bizim bankacılar...


Bankacılık, bana göre dünyanın en meşakkatli mesleklerinden biridir. Çünkü, bankacı para işiyle uğraşan adamdır. İyi bir bankacı için iyi bir müşteri, "mesleği ve kişiliği nasıl ve ne olursa olsun, yeter ki parası çok olsun" şeklinde tanımlanabilir.

Onun işi böyle adamlarla arayı iyi tutmak ve onların parasını bankasına kazandırmaktır. Bunun böyle olduğunu bir çocuk dahi bilir ve bu adamların toplum içinde muteber bir yerleri ve meslekleri olmasa dahi, bankacıların onlara gösterdiği itibar ve yakınlık bu yüzden çok da kınanmaz.

Bu durumu böylece tespit ettikten sonra şimdi hikayemizi anlatmaya geçebiliriz.

Çiftçilik, malûm çok riskli bir meslektir. Hava, tohumun zamanında ekilmesine müsaade edecek, yağmuru zamanında yağdıracak, mahsülü doluya vurdurmayacak  ve hasat zamanında, mahsülünü kaldırması için çiftçiye müsaade edecek. Bütün bunların hepsi tamam olsa, yine yetmez, çıkan mahsülü para da edecek ki, işte ancak o zaman çiftçinin yüzü gülecek!..

İşte Kara Rıfkı lakabıyla maruf merhum amcamız da çiftçi olduğundan ve yukarıda saydığımız şartlardan hemen her sene biri ya da bir kaçı eksik kaldığından, her çiftçi gibi o da ömrü boyunca bir türlü oh diyememiş ve borçtan harçtan yakasını bir türlü kurtaramış biriydi.

Hele birinde, bir kaç sene üst üste kötü giden mevsimler sebebi ile iyice sıkıntıya girmiş, üst üste nice "senet kırdırmış"(*) fakat gelen senenin de kötü gelmesi üzerine, artık bankalar da kendisinden iyice yüz çevirmiş, çiftlik sahibi ağa bir adam olarak banka müdürlerinden gördüğü itibar giderek eksilmiş, müdürler giderek onu görmemezlikten gelmeyi tercih eder olmuş...

14 Mart 2013 Perşembe

Bas dayı, biz de atlarık!..


II. Dünya savaşından hemen sonra (sene ya 1946, ya da 1947 ve aylardan da Kasım olmalı), merhum Rıza ve Nihat Sezgin Ankara'daki bir acentadan, o zamanın parasıyla 11.000 TL.ye bir Land Rover cip alıyorlar. O zamanlar "şoförlük" de başlı başına mühim ve kıymetli bir meslek olduğundan, cipi Osmaniye'ye kadar getirmek üzere oradan bir şoförle 200 TL.ye anlaşıyorlar. Ve neticede cip bu şekilde sağ-salim Osmaniye'ye kadar gelmiş oluyor.

Bu arada cipin gelmesini merakla bekleyen biri daha var: Fikret Besen. (Fikret amcamız aynı zamanda; biz Osmaniyelilerin medar-ı iftiharı olan sevilen sanatçı Ümit Besen abimizin de babasıdır.) Rıza Sezgin'le akrabalığı da bulunan ve o yıllarda daha 16-17 yaşlarında genç bir delikanlı olan Fikret Besen, arabalara, makinalara, motorlara da son derece meraklı biri. Bunlar nasıl çalışır, nasıl gider hep merak edip duruyor.

Ne ise, soğuk bir Kasım gününün akşam üzeri cip Osmaniye'ye gelince Rıza amca, büyüklerin; "amansın, yamansın, sen daha acemisin, yapma, etme!.." sözlerine pek kulak asmadan ve cipin etrafında dört dönmekte olan Fikret Besen'i de yanına alarak cibi denemek üzere "şöyle bir dolaşmaya" çıkıyor. Çıkıyor ama; "gidiş o gidiş!.." dedikleri hesap, aradan saatler geçtiği halde, bunlardan bir haber gelmiyor.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Harun Reşit zamanından ibretlik bir hikaye


Kanuni Sultan Süleyman'ın ünlü vezir-i azamı Pargalı İbrahim'i boğdurması hadisesi, "Muhteşem Yüzyıl" adlı dizi ile gündeme gelince, Pargalı, ne oldu da bu cezayı haketti, ya da, hak etti mi, etmedi mi sorusu muhtelif medya kanallarında yeniden tartışılmaya başlandı.

Pargalı, cezayı hak etti mi, etmedi mi burada onu tartışmayacağım, fakat bu hadise, bana başka bir tarihi hadiseyi hatırlattı ve onu bugün burada sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Bu hikayeyi dinledikten sonra Pargalı'nın akıbeti konusu zannederim daha iyi anlaşılacaktır. Zira, tarihteki olaylar birbirinden çok farklı şekillerde zuhur etmiş gibi görünseler de, bu gibi meselelerin temelinde yatan sebepler birbirlerine hep çok benzerler. İşte bu da, tarihten neden ders alınması gerektiğinin bir kanıtıdır.

Şimdi, gelelim hikayeye. Mesele şu:

Bilindiği üzere, Harun Reşit, Abbasi'lerin beşinci ve en tanınmış halifesidir ve 763-809 yılları arasında yaşamıştır. Onun dönemi siyaseten söz konusu edilirse, mutlaka Bermeki'lerden de söz açmak gerekli olur. Çünkü bu kabile, onun döneminde çok sivrilmiş ve Abbasi devletinin hemen her kademesine getirilecek olanlar, mutlaka hep Bermeki aşiretinden seçilmiştir. Bermekilerin devlet içinde bu kadar sivrilmeleri, zaman içinde onlar üzerine kimilerinin husumetini çekmişse de, 'insanın kendi eli ile başına getirdiğini cümle alem bir olsa getiremez' dedikleri hesap, onlar da; kendilerini çekemeyenlerin kendilerine bir zarar vermesine gerek kalmadan, kendi hatalarının ceremesini fazlası ile çekmişlerdir. Şöyle ki:

25 Ekim 2012 Perşembe

Zorkun Yaylası ve Kütükçü Kerim'in ilginç hikayesi


Çukurova'nın çetin sıcaklarından nasibini fazlası ile alan yerlerden biri de hiç şüphesiz Osmaniye'dir. Neyse ki, Amanos dağlarının hemen yanıbaşında kurulu bulunduğundan, yaz geldi mi adeta koca bir hamama dönen bu memlekette, sakinleri canlarını bu dağlara atarlar da, rahatça bir soluk alma imkânını ancak böyle bulmuş olurlar. Fakat takdir edersiniz ki, iş gitmek istemekle bitmiyor, gideceğin yere yol yok ise istediğin kadar iste, heves ettiğinle kalırsın! Bu durumda tek bir çaren kalır, o da göze alabilirsen gideceğin yere ya yayan, ya da beygir üstünde gitmektir. Lâkin bu cehennemi sıcak insanlara bunu da göze aldırır, sabah namazından sonra, hatta belki namazdan bile evvel denkler beygirlere sarılır, çoluk çocuk beygirlerin sırtına pay edilir, kâh yaya, kâh at sırtında akşam saatlerine kadar sürecek meşakkatli bir yolculuk böylece başlamış olur.

Osmaniyelilerin bu yaz çilesi işte ta 1930'lu yılların başlarına kadar böyle sürüp gitmiştir. Ne zaman ki, sene 1933'de Hitler nam Alaman Almanya'da başa geçmiş, işte o zaman Osmaniyelinin her yaz yenilenen bu yaylaya çıkma çilesine de nihayet bir nokta koyulma fırsatı doğmuştur! Ne alakası var canım şimdi bunun demeyip dinlerseniz anlatayım.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Mehmet Aslan Muamması (3)



Evet, bir önceki yazımızda kaldığımız yerden devam edecek olursak; Mehmet Aslan sınırı geçerek yeniden Reyhanlı'ya, orada daha önce kendisine büyük yardımları dokunan o çiftlik sahibinin yanına gidiyor. Fakat ne görsün?.. Ortada çiftlik var ama çiftlik sahibi yok! Çiftlik bambaşka bir yer olmuş, el değiştirmiş!.. Nereden çıktığı belirsiz bir mütegallibe (zorba) bu çiftliğe musallat olmuş, çiftlik sahibini öldürmüş ve adamın çiftliğine konmuş!.. Şimdi orada yardakçıları ile beraber kendince ağalık-beylik yapmakta!..

Kısa bir soruşturmadan sonra bu bilgilere ulaşan Mehmet Aslan, kendi kendine, zamanında kendisine çok büyük iyilikleri dokunan o çiftlik sahibinin intikamını alması gerektiğine hükmediyor ve derhal "fellah"(*) kılığına bürünüp iş istemek üzere çiftliğe gidiyor. Orada çiftçibaşını buluyor ve meramını anlatıyor. Fakat çiftçibaşı adama ihtiyaç olmadığını beyanla tam bunu başından savacakken o sırada nasıl olduysa oraya gelen çiftliğin yeni sahibi çiftçibaşına müdahale ederek diyor ki: