7 Eylül 2012 Cuma

Mehmet Aslan Muamması...



Mehmet Aslan, Osmaniye'nin Çardak köyünde doğup büyümüş, ancak kader onu öyle bir noktaya sürüklemiş ki,  daha çocuk denecek bir yaşta ve bir anda kendini adına kan davası denilen o illetin içinde buluvermiş ve o saatten sonra da bütün hayatı değişmiş, artık her anı kaçma göçmelerle, vurmalarla kırmalarla geçmiş ve bugün bile nasıl öldüğü konusu bir muamma olarak kalmış bir acayip adam...

Şimdi şunu baştan belirtelim ki, üzerinden çok uzun yıllar geçmiş bu hadiseyi bana anlatanlar çoktan rahmeti rahmana kavuşmuş ve benim de bu hikayeyi dinlememin üzerinden hayli bir zaman geçmiş olduğundan anlatımımda kimi eksiklik ve hatalar bulunabilir. Eğer bir eksiklik ve hatam olursa dilerim bu hikayeyi bilenler burada yazılanları okur ya da haberdar edilirler de bu hikayeye bildikleri ile katkıda bulunurlar...

24 Ağustos 2012 Cuma

Osmaniye'mizin efsanevi doktoru: Mahmut Kobaner


Dr. Mahmut Kobaner, ya da halk arasında bilinen ismi ile "Koparan" eski Osmaniye'yi bilenler için yardımsever, babacan, işini ciddiye alan bir doktor ve hakikaten bir efsane idi. Eskilerin "nev'i şahsına münhasır" dedikleri türden, yani kendine has özellikleri olan ilginç bir adamdı. Aslen Osmaniyeli olmamakla beraber nereli olduğunu tam bilemesem de kuvvetli ihtimal Rus hakimiyeti altında kalmış Kırım Tatarları veya Hazar bölgesinde yaşamış Türk boylarından birine mensup olduğunu biliyorum. Zaten "Kobaner" olan soyadı, onun Kuzey Kafkasya'da bulunan Kuban nehri civarından gelmiş bir boya mensup olduğunu düşündürüyor.

Kendisini şahsen tanımak şansına sahip olduğum bu değerli insanın Osmaniye'ye pratisyen doktor olarak uzun yıllar büyük hizmeti geçti. Evvela şunu söyleyelim ki, çok kültürlü bir adamdı. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde yetiştirilmiş doktorlardan biri olduğunu söylersek ne demek istediğimizi daha iyi anlatmış oluruz. Arabası olduğu halde şehiriçinde hep bisiklet kullanır, içti mi iyi içen, boğazına düşkün ve hemen her sabah hamama giderek terlemeyi sıhhatine çok faydalı bulan, sportmen ve aynı zamanda iyi güreş tutabilen kuvvetli bir adamdı. Osmaniye'de görev yaptığı dönemde Fettahzâde Emin Ersoy efendinin kızı ile evlenmesi ile Osmaniye'de yerleşmeye karar vermiş olduğunu düşünüyorum. Ne ise, rahmetliyi tanıtnak için bu kadarı yeter diyelim ve halk arasında dilden dile söylenen hikayelerinden bazılarını burada sizlere aktarmaya çalışalım.

19 Temmuz 2012 Perşembe

HACI HÜSEYİN EFENDİ AĞIDI


Şurası muhakkak ki, Türklerde ağıt geleneği çok eski bir gelenektir ve bu ağıtları da erkeklerden daha çok kadınlar söyler.

Ölümler, doğal afet ve felaketler, savaşlar vb. gibi sarsıcı hadiselerin yol açtığı acılar bu ağıtların söylenme sebebidir. Dikkat çeken husus ise, ağıdı söyleyenin acı haberi alır almaz dizlerinin üzerine çökerek döğünmesi ve döğünürken de bir taraftan bu dizelerin bir anda ağzından dökülmesidir. Yani, bu dizeler için önceden hiç bir hazırlık yoktur, o anda ve bir anda söylenirler.

Anadolu'nun hemen her yerinde söylenen ağıtlara bakıldığında, bu ağıtların 7-8-10 hece düzeninde söylendiği görülür. Fakat 8 heceli ağıtlar daha yaygındır. İşte aşağıdaki ağıt da, Osmaniye'nin tanınmış simalarından Hacı Hüseyin Efendi'nin vefatı dolayısı ile yeğeni tarafından söylenmiş (8 heceli) bir ağıttır.

13 Haziran 2012 Çarşamba

YILBIRT GİBİ GELDİ GEÇTİ




Anadolu insanı duyguludur, hassastır, çabuk içlenir. Sert görünür çoğu zaman ama bu mecburiyettendir. Ataları doğru dürüst bir gün yüzü görememiştir, kendisi de bu topraklarda öyle uzun boylu gün yüzü görülemeyeceğini iyi bilir. Ne zaman ki, kendini kaptırıp şöyle gönlünce gülmeye kalksa, "bu kadar gülmenin sonu hayırlı olmaz" korkusu hemen içini kaplayıverir de, tekrar durgunlaşıverir... 


İşte bu topraklar böyledir, buralarda yaşayan gülmeyi unutmalı, ağlamaya hazır olmalı ama öyle açıktan da değil, ancak için için ağlamaya izni olduğunu asla aklından çıkarmamalıdır. 


Gerçi, bunları zaten biliyorsunuz ya, gelin öyleyse sözümüzü, yine bizden birinin, edebiyatdefteri.com sitesinde, nice güzel şiirlerini okuduğum değerli şair Süleyman Sırrı KARANFİL'in, "YILBIRT GİBİ GELDİ GEÇTİ" şiiriyle tamamlayalım.


YILBIRT GİBİ GELDİ GEÇTİ

8 Haziran 2012 Cuma

Dev pehlivan Filiz Nurullah Japon rakibine karşı



Wikipedi ansiklopedisi, bu ünlü pehlivanın tam adını "Ali Nurullah Hasan" olarak veriyor. 2.18 m.lik boyu ve 145 okka (175 Kg.) ağırlığı ile hakikaten dev bir cüsseye sahip olan bu pehlivan, 1870 yılında, şimdi Bulgaristan topraklarında kalmış bulunan Karaali-Şumnu'da doğmuş. Türkiye'de nam yaptıktan sonra Paris, ABD ve Londra'yı da dolaşıp burada çeşitli karşılaşmalar yapan pehlivan, 1911 yılında güreşi bırakıp İstanbul'a dönmüş ve 1912 yılında, daha henüz 42 yaşındayken hayata veda etmiştir. Allah rahmet eylesin ve amin!..

Bugün burada, bu amansız pehlivana dair anlatacağımız şu küçük anektod, diyebiliriz ki, sadece bir anıdan ibaret olmayıp, bilenler için aynı zamanda hisse çıkarılacak bir kıssa mahiyetindedir de...

Öyle ise, şimdi gelelim hikayemize:

Filiz Nurullah, malum cüssesi ve güreşmek hususunda gösterdiği maharetle kısa zamanda adını dünyaya duyurunca, bu işten ekmek yiyen güreş organizatörleri de tabiatı ile derhal  kulakları dikmişler ve bizim pehlivanın peşine düşmüşler. İşte, bir gün, bu taifeden bir grup Filiz Nurullah'ı Paris'e davet etmişler. Tabii, bunların maksadı (işleri gereği) daha çok para kazanmak olunca, klasik güreş müsabakalarından daha farklı bir müsabaka şekli icat etmenin daha kârlı olacağını ve böylelikle, sadece güreşe düşkün seyircilerin değil, bunların dışında kalan kimselerin de merakının celbedilmesinin mümkün bulunacağını düşünmüşler.. Çok geçmeden de aranan "şekil" nihayet bulunmuş. O günlerde, aynen Filiz Nurullah gibi, kendi dalında adını dünyaya duyurmayı becermiş bir Japon judocu varmış. Bu organizatörler bu Judocuya da ulaşmışlar ve ona da aynı teklifi götürmüşler. Neticede, o da Filiz Nurullah gibi bu teklifi kabul etmiş ve nihayet ikisi de bu maksatla Paris'e vasıl olmuşlar.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Osmanlı İmparatorluğunun Talihsiz Padişahı Sultan Abdülaziz Han ve Onun İlginç Serencamı


Efendim, doğrusunu isterseniz, ismimizin önüne, öyle "araştırmacı tarihçi" gibi bir etiket eklemek niyetimiz yok, zaten böyle bir şeye lüzum duyduğumuz da yok! Lâkin, son zamanlarda, bilhassa televizyonlara çıkıp millete tarihçilik taslayan kimi koca koca(!) adamlara ve onların "tarih" diye anlattıklarına bakınca, bu konuda bildiklerimizi anlatmanın ve yalan yanlış, eksik gedik bir dolu hikayeyi tarih diyerek millete göz göre göre yutturmalarının önüne geçmenin artık bizim için de bir nevi vatandaşlık görevi haline gelmiş olduğunu düşündük. Hâl böyle olunca da geçtik oturduk klavyenin başına...

Şimdi, şu yukarıda söylediklerimize binaen, geçen gün bir televizyon kanalında çıkan bu adını ilk defa duyduğumuz "tarih uzmanı"(!) zatlardan biri, sultan Abdülaziz Han hakkında öyle şeyler hikaye etti ki, ağzımız hakikaten açık kaldı!..

Sultanın kayınbiraderini, (Hassa Ordusundan ve onun kural, kaide ve geleneklerinden pek haberi yok ki) önce hanım sultanın "hemşehrisi" yapmaya çalıştı. Baktı olmadı, bu defa işi "Çerkesliğe" bağlamaya kalktı!.. O da yetmedi, Abdülaziz Hanın katlinde başrol oynamış bir paşa olan İspartalı "Eşekçi Ahmet"in oğlu "Hüseyin Avni"yı, seyirciye hakiki bir "devlet adamı" olarak tanıttı, bu da onu kesmemiş olacak ki, ondan bir de büyük vatansever ve bir "kahraman" gibi bahsetmeye kalkıştı!.. Velhasılı, kendi siyasi meşrebine uygun düşecek şekilde, adeta yeni baştan, kendine göre bir tarih yarattı!.. İşte bu vesile ile dayanamadık ve Sultan Abdülaziz Han hakkında bildiklerimizi bir de biz yazalım dedik ve görelim bakalım ne söyledik: