1 Ocak 2012 Pazar

"Oy Aliye, Aliye!.."


Hepinize hayırlı seneler dileyerek yeni yılın ilk hikayesini yazmaya başlayalım.

60'lı, 70'li yılların Osmaniye'sini bilenler "kadın doğum uzmanı" doktor İbrahim Büyükoğlu'nu da mutlaka ki hatırlarlar. Kendisinin aslen nereli olduğunu şahsen bilemiyorum ama bir Osmaniyeli olarak "eniştemiz" olduğunu bilirim. Zira Dr. Büyükoğlu, Osmaniye'nin eski ailelerinden olan ve "mahsereciler" adı ile bilinen ailenin kızı olan Aliye hanım ile evli idi. Aliye hanım, Osmaniye Merkez Ortaokulundan coğrafya hocam olduğu gibi, oğlu Orkun Büyükoğlu ile de hem mahalleden, hem de aynı okuldan arkadaşlık yapmışlığımız vardır.

Buradan hareketle, hikayemizin ana mevzuuna doğru hareket edecek olursak, değerli hocamız Aliye hanım, ben ve benden en az 8-10 dönem daha önceki abi ve ablalarımıza da hocalık etmiş prensipli ve disiplinli bir hanımefendi idi.

İşte, bugünkü hikayemizin kahramanı olan Zeki (Teke) ağabeyimiz de, onun öğrencilerinden biri olma şansına sahip olmuş abilerimizden biridir. Tabii ki, Zeki abimizin nasıl bir talebe olduğunu da ancak bilen bilir!.. Hani, daima sınıfın en arka sıralarını tercih eden ve yaşı sınıf ortalamasından en az bir kaç yaş büyük olan bir öğrenci tipi vardır ya, işte Zeki abimiz de o zamanlar, bu tip öğrenciler içinde, sınıfının en çok sivrilmiş ve-ister istemez- kendisini "sevdirmiş ve saydırmış" olanıdır!..



Hani o zamanlar, sene sonu, karne zamanı yaklaştı mı dersler artık biter de, dersler boş geçmesin diye öğretmenlerimiz sesi güzel öğrencilere şarkı-türkü söyletilirdi ya (gerçi, şimdilerde de pek farklı olduğunu düşünmüyorum ama...), Aliye hoc'anım da, yine böyle bir sene sonunda öğrencilerine; "kimin sesi en güzel?" diye soruyor. Onun bu sorusuna sınıftan üç beş kişi sözleşmiş gibi derhal atılıyor:

-"Zeki Teke'nin sesi çok güzeldir, o söylesin hocam!.."


Halbuki, onlar da biliyor ki, Zeki Teke kim, şarkı türkü söylemek kim!..

Ve Zeki Teke de tabii ki, o çoktan kalınlaşmış sesi ile itirazını dillendiriyor:

-"Yok hocam yok, ben ne anlarım şarkıdan türküden!.."
  
Eh, arkadaşları da onun bu itirazı karşısında susacak değiller ya, derhal başlıyorlar bağrışmaya:

-"Yok vallaha hocam, siz bakmayın ona, sesi çok güzeldir!.."

E, şimdi Aliye hoca geri adım mı atsın!.. Haliyle üsteleyecek ve üsteliyor da!.. Ve hattâ, Zeki abinin itiraza devam ettiğini görünce de, derhal o samimi ve şakacı tavrını bir yana koyarak, elindeki dolmakalemin arkasını ardı ardına önündeki sıraya vurup, bunun bir "rica" değil bir "emir" olduğunu Zeki abiye usulünce bir daha hatırlatma gereği duyuyor!..

Durumdan bir kaçış ve kaytarışın mümkün olmadığını gören Zeki abi, bu defa mahçup bir eda ile:

-"Ne söyleyim hocam?"

diye sorunca, öğrencisinin işi uzatmadan yola gelmiş olmasından memnun olan Aliye hoc'anım da;

-"Ne biliyorsan onu söyle evladım!.."

demekte bir beis görmüyor.

Bunun üzerine de Zeki abi, gayet rahat bir eda ile elini kulağına atarak, başlıyor o günlerin popüler bir türküsünü söylemeye:

-"Oy Aliye, Aliye!.. Üç adım gel beriye!.."

Sınıfdan yükselen kahkalarla birlikte öfkeden bir anda kıpkırmızı olan Aliye hoc'anım, Zeki abinin türkünün ikinci mısraına geçmesine fırsat vermeden:

-"Kes! Kes, terbiyesiz herif!.." diyerek onu susturuyor.

Bu kadar ısrar üzerine bir türkü söylemeye zar zor razı olmuş Zeki abi ise şaşkın:

-"Ne kızıyon kine?!.. Söyle dedin söyledik!.."



...


0 yorum:

Yorum Gönder