27 Ocak 2012 Cuma

Ben günde 40 defa...


Mekânımızın müdavimleri, Şükrü abiyi daha önce yayınlamış bulunduğumuz bir kaç hikayesinden mutlaka bilirler. Bu abimizin bir özelliği de, bekâr evinin de gönlü gibi her daim herkese açık olmasıdır. Bu yüzden de evinden misafiri, başından sıkıntısı eksik olmaz. Lâkin, bu misafirler içinde, misafir olma özelliğini çoktan yitirmiş olması gerekenler de vardır ve bunların en başında da Muhtar abimiz gelir. Ama Şükrü abimin ata-dede terbiyesi ile yoğrulmuş karakteri, Muhtar abimizi misafirlik statüsünden alaşağı etmesine bir türlü müsaade etmez. Bu sebepten, her ne kadar, her evine gelişinde Şükrü abime şöyle bir dokunup, onu sövdürüp saydırmadan duramasa da, o yine de misafirdir ve her şeye rağmen Şükrü abimden hep bir misafir muamelesi görür.

Şimdi, bu Muhtar abimiz, geçenlerde, yengemizin de şehir dışında olmasını fırsat bilerek; "bugüne kadar hep biz sana misafir olduk, yarın da sen bize gel abi..." diyor ve Şükrü abimizi, evine, sabah kahvaltısına davet ediyor. Muhtar abimden o güne kadar böyle bir teklif almamış olan Şükrü abim, bu teklifin altında mutlaka bir puştluk vardır diye düşünmeden edemiyor. Muhtar abim ise teklifinde ölesiye sebatkâr ve bir o kadar ısrarcı, lâkin ısrarın dozu arttıkça, Şükrü abimin içindeki şüphe de buna paralel artmakta. Bakıyor ki, ısrarın haddi hesabı yok, Muhtar abime dönerek diyor ki:

"Bak olum, madem beni davette bu kadar ısrarlısın, öyleyse sana önce bi fıkra anlatayım:


Adamın biri, bir gün bir sahilde gezinirken karşına bir acayip nizamiye kapısı çıkıyor. Adam, üzerinde "çıplaklar kampı" yazan bu nizamiyeye merakla yanaşıyor ve oradaki görevliye soruyor:


"Hemşerim, bu kampa girmenin bir şartı, şurtu var mıdır?!.."

Görevli ise hemen yan taraftaki bir yerleri işaret ederek diyor ki:


-"Yok abi, tek şartı varsa, o da şu kabinlerden birine girip soyunacak ve kampta tamamen çıplak olarak gezineceksin..."

Adam, içinden; "iyiymiş a...a ko.im..." diyerek içeri giriyor, kabinde soyunup adem baba kılığında dışarı çıkıyor ve ortalıkta dolaşmaya başlıyor. Derken, az ileride kendisi gibi anadan üryan bir hatuna denk geliyor. Hatunu şöyle dikkatlice bir süzünce ister istemez kendisinde bir hareketlenme oluyor. Bu "hareketlenme" kadının gözünden kaçmıyor ve uzandığı yerden kalkıp hemen bunun yanına geliyor. İşveli bir "merhaba"dan sonra bizimkinin "hareketlenen" yerini işaret ederek:

-"Biliyor musunuz, bu benim için bir davettir" 

diyor. Hemen ardından da bizimkine söz fırsatı vermeden elinden tutarak münasip bir yere götürüyor. Bizimkisi, halinden memnun!.. Davete icabet bittikten sonra kalkıp, mesut-mutlu sağa sola bakıştırarak yeniden yürümeye başlıyor. Fakat o an, nasıl oluyorsa oluyor, birden gürültülü bir şekilde yelleniveriyor!.. İçinden;  "neyse, oldu bir kere!.." deyip yürüyüşüne devam ederken, hemen yanıbaşında her yanı kıllı, iri yarı bir adam beliriverip:

-"Bu benim için bir davettir!.." 

deyip de, bunun bileğine yapışmasın mı?!..

Bizimki, can havli ile bileğini bu zebellahın pençesinden kurtarmayı başarıp, başlıyor allah ne verdiyse nizamiye kapısına doğru kaçmaya!.. Elbiselerini dahi unutup, nefes nefese nizamiyenin dışına kendisini dar atıyor!.. Bu arada, kapıdaki görevli onun bu haline bir manâ veremeyip:

-"N'ooldu hemşerim yav, memnun kalmadın mı bizim kamptan?!.."

diyor...

Bizimkinin gözleri halen faltaşı gibi açık, buna cevap veriyor:

-"Ulan ben ayda yılda anca bir defa iştahlanırım amma günde belki en az 40 defa yellenirim!.. De get, istemem ben bu anuna k....un kampını!..

* * *

Eh yani Muhtar abi, şimdi ne demek istedi bu, hadi bakalım, çık çıkabiliyorsan işin içinden!..



...

0 yorum:

Yorum Gönder